Söyleşi: İzmir Baro Başkanı Av. Özkan Yücel ile Söyleşi (22.11.2020)

Hukuk Defterleri olarak İzmir Barosu Başkanı Av. Özkan Yücel ile 30 Ekim’de gerçekleşen İzmir depremi ve sonrasını, depremin ardından avukatların ve adliyelerin durumunu ve baro genel kurullarının ertelenmesini konuştuk.

 

Hukuk Defterleri: Öncelikle Hukuk Defterleri olarak hem başsağlığı hem de geçmiş olsun dileklerimizi iletmek isteriz. İzmirliler olarak çok zor bir süreçten geçiyorsunuz. Biz de sorularımıza İzmir depremi ile başlamak istiyoruz. Buna ilişkin neler söylemek istersiniz? Depremden etkilenen avukatlara ilişkin İzmir Barosu ne gibi çalışmalar yapıyor? Bu çalışmalar ve yardımlara ilişkin Türkiye Barolar Birligi’nin ya da Adalet Bakalığı’nin bir desteği oldu mu?

Özkan Yücel: Öncelikle şunu söylemeliyim, 30 Ekim tarihinde yaşanan deprem bugün itibari ile sonuçları açısından çok iyi kavranabilmiş değil. Depremin en çok etkildiği yerler Bayraklı ve civarıydı. Bunun yanında Buca, Karşıyaka gibi ilçelerimizde, hatta çok daha uzak yerlerde bile hasar gören binalarımız söz konusu. Depremleri biz yalnızca yıkılan bina sayısı ile ölçmeyi ya da bunun üzerinden değerlendirmeyi seven bir toplum haline geldik. Ama maalesef çöken binaların tozu dumanı dağıldıktan, enkazlar kaldırıldıktan sonra işin rehaveti ortaya çıktı. Çünkü avukatlar açısından söylersek eğer 1300 civarında meslektaşımızın evi ya da ofisi hasar görmüş durumda. Bunlardan yaklaşık 700 meslektaşımızın ofisi ya da evi yıkılmış durumda. Kalan meslektaşlarımızın binaları ise orta hasarlı ya da az hasarlı olarak kayda geçti. Bu tam olarak böyle bir felaket. Dolayısıyla o şiddetli sarsıntının hemen arkasından bütün meslektaşlarmız ofislerini terk ederek güvenli alanlara geçmeye çalıştı. Biz de baroda personelimize izin verip onları gönderip, baro faaliyetlerini durdurduk. Meslektaşlarımız için güvenli alan sayılabilecek baro bahçeyi çalışma merkezi haline getirip 24 saat süreyle açık tuttuk. Baro bahçede ihtiyaç duyan meslektaşlarımız ve yurttaşlarımız için ücretsiz çorba servisi, yemek servisi, çay kahve servisi yaptık. Bunlar bizim ilk şok anına ilişkin yaptıklarımızdı.

Fakat süreci fark etmeye ve etkilenen avukatları görmeye başladıktan sonra asıl tedbirler konusunda biz de ilgililere başvurmaya başladık. İlk olarak baro bahçede güvenli alan tespitiyle Türkiye Barolar Brliği ile iletişime geçip e-imza dağıtmını başlattık. Haftasonları e-imza dağıtımı olmazken biz pazar günü e-imzaların bir Whatsapp hattı üzerinden başvurularını alıp, teslimlerini sağladık. Bunlar, aslında yeni başvurular değildi. Şu ana kadar var olan e-imzalar enkaz altında kaldığı için ya da ulaşılamadıkları için yerine yenilerinin ikâme edilmesi şeklindeydi. Bunları ücretsiz olarak temin edip meslektaşlarımıza ulaştırdık.

Daha sonra pazartesi tekrar duruşmalar olduğunda avukat arkadaşların duruşmalara gitmeleri gerektiğinden; dosyasız cübbesiz, hazırlıksız bu duruşmaların yapılamayacağı gerçeginden hareketle adliyenin 15 gün süreyle kapatılmasını talep ettik. Adalet Komisyonuna, Hakimler ve Savcılar Kurulu’na, Adalet Bakanlığı’na; bu konuda gerekli adımların atılması için ilgili gördüğümüz tüm birimlere yazarak bunun hayata geçirilmesini istedik. Maalesef bu olmadı. HSK bir tavsiye kararı yayınladı ve bu tavsiye kararında duruşma yapıp yapmayacağını mahkemelerin insiyatifine bıraktı. Hâl böyle olunca her mahkeme kendi inisiyatifiyle duruşma yapıp yapmayacağına karar verdi. Bazen mazeretleri kabul etti, bazen etmedi. Farklı uygulamalar sebebi ile de birçok soru işareti oluşmaya başladı. Neyse ki verdiğimiz e-imzalar ile mazeret gönderebilme şansına sahip oldu avukatlar. İkinci talebimiz sürelerin durdurulmasına yönelikti. Çünkü ofiste dosyası kalmış, bilgisayarı kalmış arkadaşımızın herhangi bir materyali olmadan, herhangi bir bilgi, veri elinin altında bulunmadan – örnek verecek olursam mesela istinaf, temyiz ya da kesin süreli diğer işler konusunda bir şey yapabilmesi mümkün değildi. Buna karşı mevcut yasal durum içerisinde en fazla eski hale getirme talebinde bulunulabilirdi. Bu da mahkemelerin farklı uygulamalarına yol açabilecek bir şeydi. Hasar tarihini ne zaman alacaklar, eski haline getirmeye ilişkin olayın ne zaman olduğunu kabul edecekeler deprem tarihini mi baz alacaklar yoksa binaların kapatıldığı tarihi mi baz alacaklar gibi birçok tereddüt vardı. Buna rağmen bunun için bir çalışma yaptık. Örnek bir dilekçe koyduk, meslektaşlarımız için ve taleplerini dile getirmelerini istedik. Ama asıl talebimiz kanun değişikliği yapılması konusunda girişimde bulunmak üzere Adalet Bakanlığı’nda gerçekleşti. HSK’ya da yine aynı yönde talepte bulunması için başvuruda bulunduk. İsteğimiz ise şuydu: Geçici bir ek madde ile İzmir’ de deprem felaketinden zarar görmüş kişiler açısından, en azından sürelerin Aralık ay ortasına kadar durdurulmasıydı. Maalesef şu ana kadar bu gerçekleşmedi. Hâlâ gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Öte yandan adliyeler hasar görmüştü. Ofislerini kaybetmiş arkadaşlar, adliyede çalışma mekanlarımızı kaybetmiş durumdaydı. Örneğin Bayraklı Adliyesi’nde D Blok ve F Blok kapatıldı. Baro çalışma birimimiz E Bloktaydı. Bilgisayarlarımız, çeşitli hizmetlere ilişkin ekipmanlar o bloktaydı. Böyle olunca derhal baro bahçenin yanına bu sefer çadır çalışma alanları kurduk, bilgisayarları, masa sandelyeleri yerleştirdik, internet bağlantısını sağladık ve orada dilekçelerini yazabilmeleri ya da çalışabilmeleri için geçici bir uygun ortam temin etmeye çalıştık. Bunun arkasından geçici yerler, yani çadırlar yetersiz kalacağı için (600 meslektaşımız ofisini kaybetmiş olduğundan dolayı) adliyenin hemen arka tarafında bu kez konteynerlerden oluşan bir çalışma alanı oluşturduk. Bunun için Barolar Birliği’nden ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden destek istedik konteynerler için. Barolar birliği 12 konteyner gönderdi, 12-13 konteyner büyükşehir belediyesi gönderdi. Şimdi orada 25 konteynerlik bir çalışma alanımız var. Bunlardan 3 tanesini kadın hakları, çocuk hakları ve adli yardım birimi ön bürosuna ayırdık. Çünkü onların da adliyedeki çalıştıkları alanlar hasar görmüş durumdaydı. Bu nedenle arkadaşlarımızın can güvenliklerini sağlamadan adliye içerisine sokmamız mümkün olmadığından dışarıda onlar için bir alan temin ettik. Bu süre zarfında, konteynerler faaliyete geçmeden önce çadır alanlarında kadın hakları, çocuk hakları ve adli yardım birimlerini çadır alanlarında çalıştırmaya başladık. Sonrasında süratle hasar tespit çalışmalarını yürüttük ve avukatların SYDF’ den yararlanmaları için binaların hasar durumlarını, ofislerde çalışan avukat sayılarını belirleyerek, SYDF Barolar Birliği’ ne başvurularında bulunduk. Zaten bu kadar net şeyler söyleyebiliyor olmak, 600 meslektaşımızın ofisinin yıkıldığını, 100 üzerinden meslektaşımızın evinin yıkıldığını toplamda 1400 civarında hasar görmüş ofisin bulunduğunu söyleyebilmek, bu çalışmalarla birlikte mümkün olabildi. Hasar tespit çalışmaları bittikten sonra ağır hasarlılar için başvuruları tamamladık. Şimdi orta hasarlı binalar için başvurularımızı sürdürüyoruz. SYDF’den meslektaşlarımıza bir destek gelmesini bekliyoruz. Bunu yanısıra defterdarlığa vergilerin ve beyannamelerin ötelenmesi için talepte bulunduk. Buna ilişkin başvurular hazırladık ve meslektaşlarımıza başvuru yapabilmeleri için ulaştırdık.

Bunun yanında çok sayıda meslektaşımız ofislerini kaybettikleri için İzmir Barosu Avukatlar Dayanışma Vakfı üzerinden bir yardım kampanyası başlattık. Bu kampanya aralık ayının başına kadar devam edecek. Bu kampanyada toplanan paraların tamamını hiçbir farklılaştırma yapmadan depremde ofisi veya evi zarar gören meslektaşlarımıza dağıtacağız. Şu anda 600 bin lira civarında bir bağış toplanmış durumda. Bunun daha da artacağını umuyoruz. Bu şekilde meslektaşlarımıza akmasa da damlar şeklinde ufak bir yardımımız olacağı inancını taşıyoruz. Bunun dışında bir deprem komisyonu oluşturduk, mevzuat çalışmaları yapıyoruz. Yurttaşı bilgilendirecek bir kitapçık hazırlayacağız ve başvurmaları gereken mekanizmaları anlatacağız. Bunun için komisyondaki arkadaşlarımız var gücüyle çalışıyorlar. Ev yıkılması sebebiyle yoksul duruma düşmüş yurttaşlarımız için adli yardım hizmetlerini hayata geçireceğiz. Bunu da yine konteyner alanında kuracağımız bir konteyner ile gerçekleştireceğiz.

Yaralarımızı birlikte sarmaya çalışıyoruz, süreci dayanışmayla aşmaya çalışıyoruz. Başka da güvenecek kimsemiz yok. Aynı zamanda bu süreçte binaların boşaltılması için 10 dakika izin verdiler. En acil eşyalarını alarak çıkabildi meslektaşlarımız ama dosyalarının çoğunluğu ofislerde kaldı, masaları sandalyeleri ofislerde kaldı, bilgisayarları ofislerde kaldı, klimaları ofislerde kaldı. Bunları toparlayabilme şansına dahi sahip olmadılar. Bu yüzden söylüyorum yani yıkılan bina sayısı azmış gibi görünüyor ama sonuç itibari ile ve daha sonra yıkılacak binalarla beraber çok daha fazla sayıda hasar görmüş binaya sahibiz. Burada zarar gören meslektaşlarımızın zararlarını el birliği ile çözümlemeye, gidermeye çalışıyoruz.

H.D.: Gerçekten çok üzücü ve zorlu bir durum. Deprem sonrası adliye binalarının da büyük hasar gördüğü bilgisi mevcut. İdare buna ilişkin ne gibi çalışmalar yapıyor? Sizin buna dair bir başvurunuz oldu mu?

Ö.Y.: Başsavcılık adliye ile ilgili rapor aldığını söyledi. Zaten 2 bloğun kapatılmış olması Başsavcılığın almış olduğu raporlar sonrasında gerçekleşti. Biz de bağımsız bir rapor almak konusunda tespit talebinde bulunduk. Şu ana kadar henüz keşif günü gelmedi. Keşif günü verilmesini ve biz de yine bağımsız bir raporlama yapabilmeyi istiyoruz. Bunu da hayata geçirmeyi düşünüyoruz. Daha sonrasında meslektaşlara bununla ilgili bilgilendirmeyi yapacağız.

H.D.: Deprem öncesi alınmayan tedbirler, imara ilişkin hukuka aykırılıklar, deprem şiddetinin resmi rakamlara daha düşük yansıması ve bu nedenle İzmir ‘in afet bölgesi ilan edilmemesi gibi bir dizi hukuki sorun mevcut. Bunlara ilişkin diğer barolar, hukuk örgütleri, Mimarlar Odası gibi meslek odaları ve sendikalar ile ortak bir hukuk çalışmanız/mücadeleniz olacak mı? Uzun ve meşakatli bu sürece diğer şehirlerdeki örgütlerin nasıl bir katkısı olabilir?

Ö.Y.: Afet bölgesi ilan edilmesi ve hasar görenlere olabilecek azami yardımın yapılması sosyal devlet ilkesinin bir gereğidir diyerek afet bölgesi ilan edilmesini istedik. Afet bölgesinde hem zarara ilişkin tedbirleri hem de uzun vadeli, düşük faizli ya da faizsiz kredileri gündeme getirebilecek yönde de bir talebimiz oldu. Hatta deprem alanını ziyarete gelen çeşitli partilerden milletvekillerine bunları aktardık, kendilerinden de talepte bulunduk. Mecliste de dillendirildiğini biliyoruz. Ama şu ana kadar afet bölgesi ilanı konusunda da bir gelişme söz konusu değil.

Burada meslek örgütleri olarak hem sebep hem de sonuç ilişkisi açısından bir açıklama yaptık. Çünkü biz depremi biraz daha farklı yerden okuyoruz. Bunun yalnızca bir doğa olayı olduğunu, doğa olaylarının ölümlere yol açabileceğini düşünenlerden değiliz. Burada yanındaki bina sapasağlam dururken bir yanındaki bina çöküyorsa ve orada insanlar hayatlarını yitiriyorsa bunun aslında kullanılan malzemeden çalınması, sağlıklı bir inşaat sahası gerçekleştirilmemesi, denetimin sağlıklı yapılmaması, zeminin doğru seçilmemesi, yüksek imar katı verilmesi gibi birçok şeyle bağlantısı var. Yani bu bir doğal felaket değil, insan eliyle yaratılmış bir felaket. Bu nedenle sorumluların bulunup cezalandırılması için de Cumhuriyet Savcılığı’na başvuruda bulunduk. Bütün bunları yaparken TMMOB’la, İnşaat Mühendisleri Odası’yla çalışıyoruz. İnşaat Mühendisleri Odası’yla alana çıktık. Orada yurttaşların hasar tespitlerini yapmak için çadırlarda hasar tespitleri ile ilgili tespitler yaptık. Bundan sonra da yine İMO’yla çalışmalar devam ettireceğiz. Tabii önce kendi binamızın kontrolünü yaptırdık ve bir problem olmadığı söylendi bize, o anlamda bir deprem hasarına uğramadığımız görüldü, bu da bizim açımızdan sevindirici bir haber. Başka neler yapacağız, vatandaşları başvurabilecekleri hukuksal mekanizmalar konusunda bilgilendireceğiz. Bu bilgilendirmenin akabinde de eğer adli yardım hizmetine hak kazanmışlarsa yani adli yardım konusunda gelirleri yoksa onlara hukuksal desteği baromuz üzerinden yapacağız. Biz bu hukuksal desteği sağlarken adli yardım ücretleri için barolar birliğinden ek ödenek istedik. Oradan gelen bir para oldu. Bu parayı da yine hiçbir kesinti yapmadan arkadaşlarımızın aidat borçları olsa dahi bu aidat borçlarını kesmeden doğrudan arkadaşlarımızın hesaplarına yatırmak şeklinde ufak bir destek sağlamaya çalıştık. Bunu da sürdüreceğiz. Hasar gören bürolar için aidat kesilmesini bir süre için ötelemiş durumdayız.

Aynı zamanda bakanlık ile görüştük, CMK ödemelerinin hızlandırılması ve ödenek aktarılması konusunda bunu yerine getirecekleri konusunda bir sözleri var. Umuyorum ki hayata geçecek ve meslektaşlarımız hiç değilse ekonomik olarak biraz rahatlamış olacaklar. Meslek örgütleriyle yaptığımız çalışmalar böyle. Çadır alanlarında Türk Psikiyatristler Derneği ile ortak bir çalışma yürüttük. Onlar, orada depremden dolayı travma yaşayan meslektaşlarımız ve yurttaşlarımıza tahsis ettiğmiz çadırda hizmet verdiler. Şu an o çadır alanı kaldırıldığı için bu çalışmayı yapamıyoruz; fakat ilereleyen zamanlarda belki konteyner alanında bu çalışmayı sürdürmeyi düşünüyoruz. Bu süreç aslında avukatlık mesleğinin ya da baroların birbirine ne kadar kenetli olduğunu, ne kadar bağlı olduğunu gösteren bir süreç oldu. Depremin ilk gününden bu yana diğer barolardaki meslektaşlarımız oradaki duruşmalara girmek konusunda gönüllü olarak hareket ettiler. Türkiye’nin dört tarafındaki duruşmalar için İzmir Barosu üyelerinin duruşmaları için her barodan gönüllü avukatlar vardı. Barolar, irtibat numaraları ile kişileri verdiler. O irtibatlar sayesinde Van’daki duruşmasına oradaki bir arkadaşımızın Hakkari’deki duruşmasına, bir başkasının Tunceli’ye ulaşması, Edirne’ye ulaşması gibi. O duruşmalar konusunda bir yardımlaşma sağladık. Ayrıca bağış kampanyamızı numaralarımız üzerinden duyurduk. Zaten gelen bağışın önemli bir kısmı avukatlardan, meslektaşlarımızdan gelen yardımlardı. Onun dışında kurumsal destek veren barolarımız var. Yani kurumsal olarak bu kampanyaya katıldılar ve bağışta bulundular. Dediğim gibi bu süreç aslında baroların birbiriyle ilişkisinin, avukatların birbiriyle ilişkisinin ne kadar kuvvetli bir bağın olduğunu gösteren bir süreç oldu.

H.D.: Biraz da baroların genel kurularının ertelenmesine ilişkin görüşlerinizi almak isteriz. Baro genel kurullarının ertelenmesi/ engellenmesi sürecine ilişikin İzmir Barosu’nun öznel deneyimi nasıldı? Hem hukuki süreç hem de eylemsellik acısından değerlendirir misiniz?

Ö.Y.: Hukuki süreç deyince, aslında bakarsanız hukuki bir süreçten söz etmek mümkün değil. Çünkü iş tamamen bir hukuksuzluğa dayanan bir süreç. Bir kanun hükmünü genelgelerle, ilçe seçim kurulu kararlarıyla ortadan kaldırdılar. Bu bir provaydı, baştan beri İzmir Barosu’nun tespiti buydu. Bu bir prova. Çünkü bir kanun hükmünü bu şekilde ne olduğu belli olmayan kararlarla, genelgelerle ortadan kaldırdığınızda yarın öbür gün genel ve yerel seçimler için yurttaş önüne konulacak sandıklarda da siyasi iktidarın aynı yöntemi uygulamaması için hiçbir neden yok. Peki ertelenmesi gerekiyor muydu baroların genel kurullarının? Hayır, asla gerekmiyordu. Çünkü aynı dönemde çok daha fazla üyeye sahip sendikalar genel kurullarını yapabildiler. Partiler genel kurullarını yapabildiler. Kamuoyuna da yansıdı o partinin genel kurullarından görüntüler. Pandemi koşullarının hiçe sayıldığı pek çok durum vardı. Bu tabi bize bir şeyi gösteriyor. Bu kararın asıl amacı pandemi ile mücadele değil, salgın ile mücadele değil, bulaşı engellemek değil, baroların genel kurullarını yaptırmamak amacını bir kez daha gösterdi.

Neden sorusuna verilecek yanıtlar elbette ki çeşitli. Ama seçenekleri var bu işin. Ankara ‘da Türkiye Barolar Birliği’nin başında bir küçük tek adam var. Birincisi ülkedeki tek adam iktidarının barolar birliğine yansıtılmış hali bu iktidarı sürdürebilmek. Çünkü mevcut yönetimlerle girdiğinde, mevcut yönetimlerle Barolar Birliği genel kurulunda oradan bir kez daha Metin FEYZİOĞLU çıkmayacağı konusunda hem kamuoyunda hem siyasi iktidarda bir genel kanı mevcut. Baroların çoklaştırılmasına ilişkin süreç, o süreçte verilen mücadele, o süreçte yaşananlar bunu çokaçıkvenetbirbiçimdeortayakoydu.Bir yandan o ikinci baroları kurup acaba genel kurula yetiştirir miyiz, oy kullanmalarını sağlar mıyız, böylece Metin FEYZİOĞLU’ na bir destek de oradan aktarır mıyız düşüncesi, öbür yandan mevcut baro yönetimlerinin kazanamayacağı bir ortam ya da iklim yaratma düşüncesi. Ve son olarak da eğer barolar aralık ayında genel kurullarını yaparlarsa yine aralık ayında genel kurulu kanun gereğince yapması gereken Barolar Birliği de aynı taleple yaparsa, bazı baroların delegelerinin birbiriyle temas kurması, bir alternatif risk oluşturması daha doğrusu seçime yönelik bir çalışma yapılması konusunda zaman kalmayacağı sonucunu doğuracak ve hedeflerden bir tanesi de bu. İletişim ve irtibatı da kesmek istiyorlar. FEYZİOĞLU’na karşı bir yeni liste oluşumunu engellemek açısından. Ama ben bunların çözüm olacağını, çare olacağını düşünmüyorum. Barolar birliği yönetiminin başka bir anlayışa ihtiyacı var, başka bir anlayış Barolar Birliği’nde olmalı. Avukattan yana, barodan yana, hukuktan ve hukuk devletinden yana, demokrasiden yana, hukuku teferruat olarak görmeyen bir anlayışa ihitiyacı var Türkiye’nin. Çünkü aslında böyle bir literatür Türkiye’nin hukuk devleti olması sürecinin de lokomotifi olacaktır. İnsan hakları ihlallerinin engellenmesinin aracı olacaktır. Bu nedenle de oradaki yönetimin değişmesi şart görünüyor. Ne yapılırsa yapılsın, geciktirebilirler ama değiştiremezler diye düşünüyorum.

Bizim sürecimizde de tüm Türkiye’ de yaşananlar bir ölçüde yaşandı. Bir karar aldı ilçe seçim kurulu ve yapamazsınız dedi. Biz yapacağız bu kararı tanımıyoruz dedik. Ama aynı zamanda idare mahkemesinde iptal davaları açtık ve yürütmenin durdurulmasını istedik. İzmir’ de iki dava açıldı. Birini diğer gruptaki aday arkadaşımız, birini de biz açtık. İki farklı mahkemeye düştü durum. Bir idare mahkemesi yürütmenin durdurulması yönünde bir karar verdi, gerekçeleri oldukça makul, anlaşılır, yerinde gerekçelerdi. Kanun hükümlerinin genelgeler ya da kararlarla değişemeyeceğini; durumun normlar hiyerarsişine aykırı olduğunu, kanundan kaynaklanan bir yükümlülük olduğu gerekçelerine dayanıyordu. Doğru ve yerinde bir karardı. Belirlediğimiz tarihte ve belirlediğimiz şekilde biz genel kurulumuzu yapmak istiyoruz. Buna rağmen ilçe seçim kurulu hukuksuz bir kararla “hayır yapamazsınız, çünkü ilan için yeterli süreniz yok” dedi. Oysaki biz ilânı bir ay öncesinden yapmıştık. Yani ilk başvuruyu yaptığımız zaman zaten ilânı yapmış bulunuyorduk. Bunun üzerine karar veren hâkime suç duyurusunda bulunduk. Süreci yeniden işletin dedikleri için yeni bir tarih oluşturduk. O ayın sonu için bir tarih almıştık. Bu kez bölge idare mahkemesi yürütmenin durdurulması kararını kaldırdı. Dolayısıyla biz yine bu ay sonunda yapacağımız seçimi yapamaycak hâle geldik. İlçe seçim kurulu üyelerinin kaldırılması üzerine bize bir tebliğde bulunarak seçimi yapamayacağımızı bildirdi. Geriye Aralık ayı kalıyor, bir karar daha aldık, Aralık ayının sonunda bu kez yapacağız. Yaptırırlarsa, hukuka uyarlarsa, keyifleri isterse, gönülleri isterse yaptıracak gibi görünüyorlar. Çünkü tekrar söylüyorum, iptal kararlarının pandemi ya da başka bir şeyle hiçbir ilgisi yok. İptal kararları tamamen keyfi alınmış kararlardır. O süreçlerde Türkiye’nin yaşadıklarını bilenler bunun salgınla bir ilgisinin olmadığını fark edeceklerdir. Biz tanımıyoruz dedikten sonra belirlediğimiz günde genel kurulu yapacağımız alana gittik. Ama bu kez oraya girmemizi de engellemek için genel kurulu yapacağımız salonun önünü polis barikatlarıyla çevirmişlerdi. Yani fiilen de bizim genel kurulu yapmamızı engellediler. Biz açık havada genel kurulumuzu gerçekleştirdik, konuşmalarımızı yaptık, durumu ortaya koyduk. Ama böyle bir ortamda seçim yapılamayacağı için ilçe seçim kurulu gelmediği için seçim sürecini işletmek mümkün olmadı. Bir an önce bitsin bu işler de biz seçimimizi yapalım, demokrasiyi çalıştıralım, demokrasiyi işletelim istiyoruz. Bunun olması için de çalışmaya devam ediyoruz.

H.D.: Çoklu baro sisteminin, iktidar tarafından özellikle tahakküm altına alınamayan avukatlık mesleğine bir müdahalesi olduğu malumunuz. Bu sistemin yasalaşmasını engellemek için mücadele veren öncü barolardan birisiniz. Bu sürece ve sonrasına ilişkin degerlendirmeleriniz nelerdir?

Ö.Y.: Bu süreçte yaşanan bütün tehlikeleri işaret ettik. Yandaş baro yaratmak çabasının olduğunu, avukatların bağımsızlığını ortadan kaldırmak istediklerini, Barolar Birliği’ndeki mevcut yapının, mevcut durumun sürdürülmesi için bu çabanın gösterildiğini söyledik. Bunun toplumun bir ihtiyacından kaynaklanmadığını, baroların, avukatların ihtiyacından kaynaklanmadığını, siyasi iktidarın ihtiyacından kaynaklandığını açıkça söyledik. Yaşanan süreç bizim söylediklerimizin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha gösterdi. İkinci baroların kurulmaya çalışılması, kanun geçmiş olsa da pratik hayatta neredeyse tıkanıp, uygulanamaz hale geldi. 48 bin üyesi olan İstanbul barosunda ikinci baroyu kurabilmek hala tartışmalı bir noktada. Çünkü isimlerin, kimliklerin kontrolleri yapılmış değil. Ankara’da net bir sonuç yok. Izmir imkânsız görünüyor. Antalya 5 bini aşan son baro. Antalya’da da böyle bir girişim ya da sonuç söz konusu değil. Yani hayat, siyasi iktidarın parmak hesabıyla geçirdiği kanunun karşısında duruyor. Ben avukat arkadaşlarımın bu konuda dirayetli davranacaklarından son derece eminim. En azından İzmir’de ikinci baronun olmayacağına eminim. Ne yapıyorlar şimdi Barolar Birliği’ nin kaynaklarını kullanıp, sanal ortamdan imzayı toplamak istediler ama yetmedi, olmadı. O sanal ortam yetmeyince bu kez kamu avukatlarına önerdiler ve kamu avukatlarını dahil etmek suretiyle sayıyı tamamlamaya çalışıyorlar. Bu da yetmeyecek. Çünkü kamu avukatları da haklarına, bağımsızlıkalarına sahip çıkacaklar diye düşünüyorum. Ama insanlarımızı ekmekleriyle tehdit ediyorlar, meslektaşlarımızı işleriyle tehdit ediyorlar. Bu yapılan bile aslında ortaya konulmak istenen çoklu baro projesinin ne kadar yanlış ve yanlı olduğunun bir göstergesi. O zaman da söyledik bu bir FETÖ projesi olarak ortaya çıkmıştı şimdi de söylüyoruz; FETÖ projesini allayıp pullayarak, bir başka ambalaj içerisinde önümüze getirdiler. Burdan varmak istedikleri şey şu: Baroları hedef tahtasına koyma gerekçeleri, baroların susturulamıyor olmasıydı. Baroların gerçekleri söylemek konusundaki inançlılığı ve kararlılığıydı. Baroların kral çıplak demeyi becerebilmesiydi. Şimdi kendilerine bağlı, bağımlı barolar, siyasi iktidara bağımlı barolar oluşturmak suretiyle hukuk alanında da yandaş sesler çıkmasını, yandaş görüşler oluşmasını sağlamaya çalışıyorlar ama bunun çok tehlikeli süreç olduğunun bir kez daha altını çizmek gerekiyor. Çünkü hukuk yandaşlık kabul etmeyecek ender alanlardan biridir. Senin hukukun benim hukukum olmaz. Tek doğrusu vardır. Evrensel kuralları, evrensel gerçekleri vardır. Ve hukuk bunun üzerinden çalışır. Ama yaptıkları şey hukuku ve avukatlığı taraflı hale getirmek. Bu büyük bir çözülüşün aracı olabilir. Yargıda yozlaşmanın, kokuşmanın, çürümenin aracı olabilir. Ve bizim açımızdan kabulü asla mümkün değildir. Söylediğimizin doğruluğunu gösteren, yani yandaş baro oluşturma faaliyetini gösteren çok net veriler var. Üstelik onu da biz söylemiyoruz, kendileri söylediler. Ankara’da ikinci baroyu kurmak için giden meslektaşlarımız, ikinci baro kurucusu olarak hareket eden avukatlar hemen arkasından bir siyasi parti liderini ziyarete gittiler ve sosyal medya hesaplarında paylaşımlarda bulundular. Gelişmeleri aktardık, bilgi verdik ve talimatlarını aldık. Şimdi emir ve talimatla kurulmuş bir baronun, emir ve talimatla çalışacağı konusunda bir tereddüt yoktur. Barolar emirlerle hareket etmez, barolar bağımsız olmak zorundadır. Çünkü çoğu kez baroların mücadele alanı iktidarlardan kaynaklanan hak ihlallerinde yurttaşın yanında yer almaktır. Bu, baro olmanın gereğidir. Bunu ortadan kaldırdığınızda baro olmanın vasfını ortadan kaldırmışsınız demektir. Avukatlık vasfını ortadan kaldırmışsınız, işin doğasına ihanet etmişsiniz demektir. O yüzden çok net söylüyorum yandaş baro kurma hedefleri vardı. Bu hedefi kendi paylaşımları çok net ortaya koyuyor ve bizim işaret ettiğimiz tehlikenin ne kadar yakın ve ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor.

H.D.: Son iki yılda gerek eylemsellik gerek mesleki duruş olarak, gerekse hukuki müdahale ve başvurular olarak barolar içinde İzmir Barosu’nun öncü bir duruşu oldu. Bu duruş diğer barolar açısından da itici bir güç oldu. Hatta diyebiliriz ki, bazı âtıl ve eylemsellikten uzak büyük baroları dahi eylemsellige bir nevi mecbur bıraktı. Tüm bunlara ilişkin degerlendirmeleriniz nelerdir?

Ö.Y.: Biz kendimize bakıyoruz. Yani bir hedef koyduk, kendimize yurttaşımızın yanında, avukatlarımızın yanında; onları asla yalnız bırakmadan, her hak ihlaline, her mağduriyete müdahale etmeye çalışacağız ve bunları ortadan kaldırmak için hareket edeceğiz diyerek yola çıktık. Mağdurun, ötekileştirilenin yanındayız diyerek yola çıktık ve iki yıllık pratiğimiz aslında bunun yansıması.

Bir başka çıkış noktamız Cumhuriyet değerleri ve demokrasiye sahip çıkmak. İki yıllık pratiğimiz yine bunun bir göstergesi. Biz doğru bildiklerimizi yapmayı sürdürüyoruz. Bu eğer daha önce âtıl olan barolarda bir hareketlenme yarattıysa bu bizim için ancak gurur vesilesi sayılır. Çünkü hukuk evrensel değerlere sahiptir. Burada evrensel değerler üzerinden hareket ediyoruz. Mesela şunu asla yapmıyoruz. Mağdur tarif ederken ayrımcılığa asla gitmiyoruz. Mağdurun kimliği, cinsiyeti, kökeni, dini inancı, ya da başka herhangi bir ayırıcı unsur bizim için herhangi bir ölçüt teşkil etmiyor. Biz mağduriyetin olup olmadığına ve mağduriyetin kimden geldiğine bakıyoruz. Çünkü insan hakları ihlali dediğimizde devletin bir taraf olması kaçınılmaz. Böyle olduğu durumlarda da biz mağdurun yanında yer almak konusunda o insan hakları ihlalini ortadan kaldırmak durumunda gereken her türlü çabayı gösteriyoruz. Tabi bunu yaparken bir meslek örgütü olduğumuzu, meslektaşlarımız için çalıştığımızı da asla unutmuyoruz.

Gelir gelmez yönetim kurulu ile teması sağlayacak bir 7/24 hat kurduk. Avukat arkadaşlarımız herhangi bir ihlâlle karşılaştıklarında mesleki faaliyetleri sebebiyle, doğrudan yönetim kurulu üyesini arayarak bu hattan hizmet alabildiler, anında müdahale edildi, sorun çözülsün diye ne gerekiyorsa o yapıldı. Şu ana kadar yaklaşık 4000 bin civarında başvuru aldık. Avukat arkadaşlar doğrudan yönetim kurulu üyeleri ile bürokrasi, kalem işi olmadan başvuru, talep vs. gerekmeden sorun neyse aktardılar, çözümü için sahada çaba harcadık. Demokrasiye sahip çıktık. İstanbul seçimlerinde seçim sonuçları iptal edildiğinde YSK’ya karşı bayrağı açan ilk baro bizdik. Demokrasi nöbetlerini başlattık. Sonra Türkiye’nin dört bir tarafına yayıldı. Seçim günü İstanbul’da sandıkların başındaydık. Bir ilçe bizden soruldu, İzmir Barosu korudu seçim sandıklarını. Yurttaşlar arsında da ayrımcılık yapmadık. Özellikle de dezavantajlı gruplar için çalışma alanları oluşturduk. LGBT’li komisyonunu kuran ilk baro olduk. Ne zaman ki ifade özgürlüğü saldırıya uğradı, burada valilik yasaklamalar koydu, kendi alanlarımız içerisinde özgür kürsüyü oluşturduk ve özgür kürsüyü şiddet içermedikçe herkese açtık. Hangi görüşü dile getiriyorsa getirsin bu kürsüyü kullanma hakkına sahiptir dedik ve 7/24 saat çalışan bir özgür kürsü ile bugüne kadar toplumun birçok kesimi kendi açıklamaları için özgür kürsüyü kullandı. Onur Haftası yürüyüşü etkinliklerini valilik yasakladı. Biz, salonlarımız sizlere açık, buyrun dedik. Bu çalışmaları burada yapabilirsiniz dedik. İşte bunların hepsi aslında anlayışımızın temelini insan haklarından, demokrasiden, hukuk devletinden almasından kaynaklanan şeylerdi.

Cumhuriyet değerleri ile ilgili de mücadelemizi aktif olarak sahada sürdürdük. Valilik bize ilk geldiğimiz zaman Cumhuriyet Bayramı’na katılmak için 15 kişilik bir liste istedi. Vermedik. Oraya gönderdiğimiz cevap şuydu: İzmir Barosu Cumhuriyet Bayramı törenlerinin kutlanmasına önem verir ve bütün meslektaşlarımızla alanda olmak istiyoruz. Bütün meslektaşlarımızı alanda olmaya çağırıyoruz. 500’ün üzerinde avukatla ve sırtımızda cübbelerimizle alana girdik. Yurttaş için bir umuttu bu. Çünkü bayram kutlamasını yani sokağa çıkmanın, sokakta yürümenin risk olarak algılandığı bir toplum ve ülke yaratılmışken İzmir Barosu’ nun bu çıkışı yurttaşlarda da bir umut yarattı. Yargı bağımsızlığı için de mücadele ettik. Adli yıl açılış törenleri için Yargıtay külliyede açılışı yapacağız diye davet gönderdiğinde buna karşı yüksek sesle karşı çıkan, bunun yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdığını ve yargının asla idarenin mekanlarında adli yıl açılışı yapamayacağını, tam tersine yargı reformu diye ortaya konulan şeylerin idareyle yargı arasında bağ kesilmediği sürece gerçek bir karşılığının olamayacağını her fırsatta dile getirdik. Buna benzer bir sürü şey saymak mümkün.

Ama bu söylediklerimizin hepsinde neredeyse Türkiye’de ilk sözü söyleyen, karşı duruşunu çok net bir şekilde ifade eden, derdini meramını yurttaşa aktaran bir baro olduk ve şimdi ben gururla söyleyebiliyorum ki, iki yılın sonunda Türkiye’ nin her bir tarafında yurttaşlar ve avukatlar herhangi bir toplumsal olay sonrasında dönüp önce bize bakıyorlar: “İzmir Barosu ne yaptı, İzmir Barosu bir şey yapıyor mu?” Bu işte o mücadele geleneğinden, tarihimizden kaynaklanan bir şey. Çünkü İzmir Barosu’ nun tarihi de mücadelelerle doludur. 112 yıllık bir barodan, 112 yıllık bir tarihten söz ediyoruz. Sıkıyönetim dönemlerinde Yassıada’ya avukat gönderelim göndermeyelim tartışmalarında savunma haktır vazgeçilemez diyerek orada yer alan İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. 12 Eylül yargılamalarında yurttaşların yanında yer alan, işkenceye karşı çıkan, bunu belgeleyen İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. İşkenceyi önleme grubunu 2000’li yıllarda kurup, bunu belgelendiren ve işkence faillerinin yargı karşısına çıkmasını sağlayan İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. LGBTli komisyonunu ilk kez kuran barodan söz ediyoruz. Çetelere karşı mücadele komisyonunu kurup, burada hazırladığı raporlarla sunup davasını değerlendiren, oraya müdahil olan barodan söz ediyoruz.

Böyle bir mücadele geleneği Gezi’de halkının yanında duran bir baronun mücadele geleneği hafife alınacak bir mücadele geleneği değildir. O yüzden başkan ve yönetim kurulu üyeleri olarak bizim, hepimizin omuzlarında büyük bir sorumluluk var. Çünkü çok yüksek bir yerden aldığınız bir emanet var. Bu emaneti daha aşağı indiremezsiniz. Gideceğiniz yer hep daha yukarısı olmak zorunda, daha iyisini yapmak zorundasınız. Biz de bunu yapmak için çaba harcıyoruz, bunun için mücadele ediyoruz. Bunun bir karşılığı varsa da gerçekten yurttaşlarda da böyle algılanıyorsa, İzmir Barosu ne güzel şeyler yapıyor diyorsa, avukatlar İzmir Barosu ne kadar değerli işler yapıyor diyorsa bu bizi ancak mutlu eder. Çünkü bir yarışın içerisinde değiliz, bir değeri korumanın ya da değerlere sahip çıkmanın peşindeyiz.

H.D.: Özkan Bey, böyle bir zamanda bize zaman ayırıp sorularımızı ayrıntılı olarak cevapladığınız için çok teşekkür ederiz. Umarız İzmirlilerin yaraları en kısa sürede sarılır.

print

Söyleşi: İzmir Baro Başkanı Av. Özkan Yücel ile Söyleşi (22.11.2020)

Hukuk Defterleri olarak İzmir Barosu Başkanı Av. Özkan Yücel ile 30 Ekim’de gerçekleşen İzmir depremi ve sonrasını, depremin ardından avukatların ve adliyelerin durumunu ve baro genel kurullarının ertelenmesini konuştuk.

 

Hukuk Defterleri: Öncelikle Hukuk Defterleri olarak hem başsağlığı hem de geçmiş olsun dileklerimizi iletmek isteriz. İzmirliler olarak çok zor bir süreçten geçiyorsunuz. Biz de sorularımıza İzmir depremi ile başlamak istiyoruz. Buna ilişkin neler söylemek istersiniz? Depremden etkilenen avukatlara ilişkin İzmir Barosu ne gibi çalışmalar yapıyor? Bu çalışmalar ve yardımlara ilişkin Türkiye Barolar Birligi’nin ya da Adalet Bakalığı’nin bir desteği oldu mu?

Özkan Yücel: Öncelikle şunu söylemeliyim, 30 Ekim tarihinde yaşanan deprem bugün itibari ile sonuçları açısından çok iyi kavranabilmiş değil. Depremin en çok etkildiği yerler Bayraklı ve civarıydı. Bunun yanında Buca, Karşıyaka gibi ilçelerimizde, hatta çok daha uzak yerlerde bile hasar gören binalarımız söz konusu. Depremleri biz yalnızca yıkılan bina sayısı ile ölçmeyi ya da bunun üzerinden değerlendirmeyi seven bir toplum haline geldik. Ama maalesef çöken binaların tozu dumanı dağıldıktan, enkazlar kaldırıldıktan sonra işin rehaveti ortaya çıktı. Çünkü avukatlar açısından söylersek eğer 1300 civarında meslektaşımızın evi ya da ofisi hasar görmüş durumda. Bunlardan yaklaşık 700 meslektaşımızın ofisi ya da evi yıkılmış durumda. Kalan meslektaşlarımızın binaları ise orta hasarlı ya da az hasarlı olarak kayda geçti. Bu tam olarak böyle bir felaket. Dolayısıyla o şiddetli sarsıntının hemen arkasından bütün meslektaşlarmız ofislerini terk ederek güvenli alanlara geçmeye çalıştı. Biz de baroda personelimize izin verip onları gönderip, baro faaliyetlerini durdurduk. Meslektaşlarımız için güvenli alan sayılabilecek baro bahçeyi çalışma merkezi haline getirip 24 saat süreyle açık tuttuk. Baro bahçede ihtiyaç duyan meslektaşlarımız ve yurttaşlarımız için ücretsiz çorba servisi, yemek servisi, çay kahve servisi yaptık. Bunlar bizim ilk şok anına ilişkin yaptıklarımızdı.

Fakat süreci fark etmeye ve etkilenen avukatları görmeye başladıktan sonra asıl tedbirler konusunda biz de ilgililere başvurmaya başladık. İlk olarak baro bahçede güvenli alan tespitiyle Türkiye Barolar Brliği ile iletişime geçip e-imza dağıtmını başlattık. Haftasonları e-imza dağıtımı olmazken biz pazar günü e-imzaların bir Whatsapp hattı üzerinden başvurularını alıp, teslimlerini sağladık. Bunlar, aslında yeni başvurular değildi. Şu ana kadar var olan e-imzalar enkaz altında kaldığı için ya da ulaşılamadıkları için yerine yenilerinin ikâme edilmesi şeklindeydi. Bunları ücretsiz olarak temin edip meslektaşlarımıza ulaştırdık.

Daha sonra pazartesi tekrar duruşmalar olduğunda avukat arkadaşların duruşmalara gitmeleri gerektiğinden; dosyasız cübbesiz, hazırlıksız bu duruşmaların yapılamayacağı gerçeginden hareketle adliyenin 15 gün süreyle kapatılmasını talep ettik. Adalet Komisyonuna, Hakimler ve Savcılar Kurulu’na, Adalet Bakanlığı’na; bu konuda gerekli adımların atılması için ilgili gördüğümüz tüm birimlere yazarak bunun hayata geçirilmesini istedik. Maalesef bu olmadı. HSK bir tavsiye kararı yayınladı ve bu tavsiye kararında duruşma yapıp yapmayacağını mahkemelerin insiyatifine bıraktı. Hâl böyle olunca her mahkeme kendi inisiyatifiyle duruşma yapıp yapmayacağına karar verdi. Bazen mazeretleri kabul etti, bazen etmedi. Farklı uygulamalar sebebi ile de birçok soru işareti oluşmaya başladı. Neyse ki verdiğimiz e-imzalar ile mazeret gönderebilme şansına sahip oldu avukatlar. İkinci talebimiz sürelerin durdurulmasına yönelikti. Çünkü ofiste dosyası kalmış, bilgisayarı kalmış arkadaşımızın herhangi bir materyali olmadan, herhangi bir bilgi, veri elinin altında bulunmadan – örnek verecek olursam mesela istinaf, temyiz ya da kesin süreli diğer işler konusunda bir şey yapabilmesi mümkün değildi. Buna karşı mevcut yasal durum içerisinde en fazla eski hale getirme talebinde bulunulabilirdi. Bu da mahkemelerin farklı uygulamalarına yol açabilecek bir şeydi. Hasar tarihini ne zaman alacaklar, eski haline getirmeye ilişkin olayın ne zaman olduğunu kabul edecekeler deprem tarihini mi baz alacaklar yoksa binaların kapatıldığı tarihi mi baz alacaklar gibi birçok tereddüt vardı. Buna rağmen bunun için bir çalışma yaptık. Örnek bir dilekçe koyduk, meslektaşlarımız için ve taleplerini dile getirmelerini istedik. Ama asıl talebimiz kanun değişikliği yapılması konusunda girişimde bulunmak üzere Adalet Bakanlığı’nda gerçekleşti. HSK’ya da yine aynı yönde talepte bulunması için başvuruda bulunduk. İsteğimiz ise şuydu: Geçici bir ek madde ile İzmir’ de deprem felaketinden zarar görmüş kişiler açısından, en azından sürelerin Aralık ay ortasına kadar durdurulmasıydı. Maalesef şu ana kadar bu gerçekleşmedi. Hâlâ gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Öte yandan adliyeler hasar görmüştü. Ofislerini kaybetmiş arkadaşlar, adliyede çalışma mekanlarımızı kaybetmiş durumdaydı. Örneğin Bayraklı Adliyesi’nde D Blok ve F Blok kapatıldı. Baro çalışma birimimiz E Bloktaydı. Bilgisayarlarımız, çeşitli hizmetlere ilişkin ekipmanlar o bloktaydı. Böyle olunca derhal baro bahçenin yanına bu sefer çadır çalışma alanları kurduk, bilgisayarları, masa sandelyeleri yerleştirdik, internet bağlantısını sağladık ve orada dilekçelerini yazabilmeleri ya da çalışabilmeleri için geçici bir uygun ortam temin etmeye çalıştık. Bunun arkasından geçici yerler, yani çadırlar yetersiz kalacağı için (600 meslektaşımız ofisini kaybetmiş olduğundan dolayı) adliyenin hemen arka tarafında bu kez konteynerlerden oluşan bir çalışma alanı oluşturduk. Bunun için Barolar Birliği’nden ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden destek istedik konteynerler için. Barolar birliği 12 konteyner gönderdi, 12-13 konteyner büyükşehir belediyesi gönderdi. Şimdi orada 25 konteynerlik bir çalışma alanımız var. Bunlardan 3 tanesini kadın hakları, çocuk hakları ve adli yardım birimi ön bürosuna ayırdık. Çünkü onların da adliyedeki çalıştıkları alanlar hasar görmüş durumdaydı. Bu nedenle arkadaşlarımızın can güvenliklerini sağlamadan adliye içerisine sokmamız mümkün olmadığından dışarıda onlar için bir alan temin ettik. Bu süre zarfında, konteynerler faaliyete geçmeden önce çadır alanlarında kadın hakları, çocuk hakları ve adli yardım birimlerini çadır alanlarında çalıştırmaya başladık. Sonrasında süratle hasar tespit çalışmalarını yürüttük ve avukatların SYDF’ den yararlanmaları için binaların hasar durumlarını, ofislerde çalışan avukat sayılarını belirleyerek, SYDF Barolar Birliği’ ne başvurularında bulunduk. Zaten bu kadar net şeyler söyleyebiliyor olmak, 600 meslektaşımızın ofisinin yıkıldığını, 100 üzerinden meslektaşımızın evinin yıkıldığını toplamda 1400 civarında hasar görmüş ofisin bulunduğunu söyleyebilmek, bu çalışmalarla birlikte mümkün olabildi. Hasar tespit çalışmaları bittikten sonra ağır hasarlılar için başvuruları tamamladık. Şimdi orta hasarlı binalar için başvurularımızı sürdürüyoruz. SYDF’den meslektaşlarımıza bir destek gelmesini bekliyoruz. Bunu yanısıra defterdarlığa vergilerin ve beyannamelerin ötelenmesi için talepte bulunduk. Buna ilişkin başvurular hazırladık ve meslektaşlarımıza başvuru yapabilmeleri için ulaştırdık.

Bunun yanında çok sayıda meslektaşımız ofislerini kaybettikleri için İzmir Barosu Avukatlar Dayanışma Vakfı üzerinden bir yardım kampanyası başlattık. Bu kampanya aralık ayının başına kadar devam edecek. Bu kampanyada toplanan paraların tamamını hiçbir farklılaştırma yapmadan depremde ofisi veya evi zarar gören meslektaşlarımıza dağıtacağız. Şu anda 600 bin lira civarında bir bağış toplanmış durumda. Bunun daha da artacağını umuyoruz. Bu şekilde meslektaşlarımıza akmasa da damlar şeklinde ufak bir yardımımız olacağı inancını taşıyoruz. Bunun dışında bir deprem komisyonu oluşturduk, mevzuat çalışmaları yapıyoruz. Yurttaşı bilgilendirecek bir kitapçık hazırlayacağız ve başvurmaları gereken mekanizmaları anlatacağız. Bunun için komisyondaki arkadaşlarımız var gücüyle çalışıyorlar. Ev yıkılması sebebiyle yoksul duruma düşmüş yurttaşlarımız için adli yardım hizmetlerini hayata geçireceğiz. Bunu da yine konteyner alanında kuracağımız bir konteyner ile gerçekleştireceğiz.

Yaralarımızı birlikte sarmaya çalışıyoruz, süreci dayanışmayla aşmaya çalışıyoruz. Başka da güvenecek kimsemiz yok. Aynı zamanda bu süreçte binaların boşaltılması için 10 dakika izin verdiler. En acil eşyalarını alarak çıkabildi meslektaşlarımız ama dosyalarının çoğunluğu ofislerde kaldı, masaları sandalyeleri ofislerde kaldı, bilgisayarları ofislerde kaldı, klimaları ofislerde kaldı. Bunları toparlayabilme şansına dahi sahip olmadılar. Bu yüzden söylüyorum yani yıkılan bina sayısı azmış gibi görünüyor ama sonuç itibari ile ve daha sonra yıkılacak binalarla beraber çok daha fazla sayıda hasar görmüş binaya sahibiz. Burada zarar gören meslektaşlarımızın zararlarını el birliği ile çözümlemeye, gidermeye çalışıyoruz.

H.D.: Gerçekten çok üzücü ve zorlu bir durum. Deprem sonrası adliye binalarının da büyük hasar gördüğü bilgisi mevcut. İdare buna ilişkin ne gibi çalışmalar yapıyor? Sizin buna dair bir başvurunuz oldu mu?

Ö.Y.: Başsavcılık adliye ile ilgili rapor aldığını söyledi. Zaten 2 bloğun kapatılmış olması Başsavcılığın almış olduğu raporlar sonrasında gerçekleşti. Biz de bağımsız bir rapor almak konusunda tespit talebinde bulunduk. Şu ana kadar henüz keşif günü gelmedi. Keşif günü verilmesini ve biz de yine bağımsız bir raporlama yapabilmeyi istiyoruz. Bunu da hayata geçirmeyi düşünüyoruz. Daha sonrasında meslektaşlara bununla ilgili bilgilendirmeyi yapacağız.

H.D.: Deprem öncesi alınmayan tedbirler, imara ilişkin hukuka aykırılıklar, deprem şiddetinin resmi rakamlara daha düşük yansıması ve bu nedenle İzmir ‘in afet bölgesi ilan edilmemesi gibi bir dizi hukuki sorun mevcut. Bunlara ilişkin diğer barolar, hukuk örgütleri, Mimarlar Odası gibi meslek odaları ve sendikalar ile ortak bir hukuk çalışmanız/mücadeleniz olacak mı? Uzun ve meşakatli bu sürece diğer şehirlerdeki örgütlerin nasıl bir katkısı olabilir?

Ö.Y.: Afet bölgesi ilan edilmesi ve hasar görenlere olabilecek azami yardımın yapılması sosyal devlet ilkesinin bir gereğidir diyerek afet bölgesi ilan edilmesini istedik. Afet bölgesinde hem zarara ilişkin tedbirleri hem de uzun vadeli, düşük faizli ya da faizsiz kredileri gündeme getirebilecek yönde de bir talebimiz oldu. Hatta deprem alanını ziyarete gelen çeşitli partilerden milletvekillerine bunları aktardık, kendilerinden de talepte bulunduk. Mecliste de dillendirildiğini biliyoruz. Ama şu ana kadar afet bölgesi ilanı konusunda da bir gelişme söz konusu değil.

Burada meslek örgütleri olarak hem sebep hem de sonuç ilişkisi açısından bir açıklama yaptık. Çünkü biz depremi biraz daha farklı yerden okuyoruz. Bunun yalnızca bir doğa olayı olduğunu, doğa olaylarının ölümlere yol açabileceğini düşünenlerden değiliz. Burada yanındaki bina sapasağlam dururken bir yanındaki bina çöküyorsa ve orada insanlar hayatlarını yitiriyorsa bunun aslında kullanılan malzemeden çalınması, sağlıklı bir inşaat sahası gerçekleştirilmemesi, denetimin sağlıklı yapılmaması, zeminin doğru seçilmemesi, yüksek imar katı verilmesi gibi birçok şeyle bağlantısı var. Yani bu bir doğal felaket değil, insan eliyle yaratılmış bir felaket. Bu nedenle sorumluların bulunup cezalandırılması için de Cumhuriyet Savcılığı’na başvuruda bulunduk. Bütün bunları yaparken TMMOB’la, İnşaat Mühendisleri Odası’yla çalışıyoruz. İnşaat Mühendisleri Odası’yla alana çıktık. Orada yurttaşların hasar tespitlerini yapmak için çadırlarda hasar tespitleri ile ilgili tespitler yaptık. Bundan sonra da yine İMO’yla çalışmalar devam ettireceğiz. Tabii önce kendi binamızın kontrolünü yaptırdık ve bir problem olmadığı söylendi bize, o anlamda bir deprem hasarına uğramadığımız görüldü, bu da bizim açımızdan sevindirici bir haber. Başka neler yapacağız, vatandaşları başvurabilecekleri hukuksal mekanizmalar konusunda bilgilendireceğiz. Bu bilgilendirmenin akabinde de eğer adli yardım hizmetine hak kazanmışlarsa yani adli yardım konusunda gelirleri yoksa onlara hukuksal desteği baromuz üzerinden yapacağız. Biz bu hukuksal desteği sağlarken adli yardım ücretleri için barolar birliğinden ek ödenek istedik. Oradan gelen bir para oldu. Bu parayı da yine hiçbir kesinti yapmadan arkadaşlarımızın aidat borçları olsa dahi bu aidat borçlarını kesmeden doğrudan arkadaşlarımızın hesaplarına yatırmak şeklinde ufak bir destek sağlamaya çalıştık. Bunu da sürdüreceğiz. Hasar gören bürolar için aidat kesilmesini bir süre için ötelemiş durumdayız.

Aynı zamanda bakanlık ile görüştük, CMK ödemelerinin hızlandırılması ve ödenek aktarılması konusunda bunu yerine getirecekleri konusunda bir sözleri var. Umuyorum ki hayata geçecek ve meslektaşlarımız hiç değilse ekonomik olarak biraz rahatlamış olacaklar. Meslek örgütleriyle yaptığımız çalışmalar böyle. Çadır alanlarında Türk Psikiyatristler Derneği ile ortak bir çalışma yürüttük. Onlar, orada depremden dolayı travma yaşayan meslektaşlarımız ve yurttaşlarımıza tahsis ettiğmiz çadırda hizmet verdiler. Şu an o çadır alanı kaldırıldığı için bu çalışmayı yapamıyoruz; fakat ilereleyen zamanlarda belki konteyner alanında bu çalışmayı sürdürmeyi düşünüyoruz. Bu süreç aslında avukatlık mesleğinin ya da baroların birbirine ne kadar kenetli olduğunu, ne kadar bağlı olduğunu gösteren bir süreç oldu. Depremin ilk gününden bu yana diğer barolardaki meslektaşlarımız oradaki duruşmalara girmek konusunda gönüllü olarak hareket ettiler. Türkiye’nin dört tarafındaki duruşmalar için İzmir Barosu üyelerinin duruşmaları için her barodan gönüllü avukatlar vardı. Barolar, irtibat numaraları ile kişileri verdiler. O irtibatlar sayesinde Van’daki duruşmasına oradaki bir arkadaşımızın Hakkari’deki duruşmasına, bir başkasının Tunceli’ye ulaşması, Edirne’ye ulaşması gibi. O duruşmalar konusunda bir yardımlaşma sağladık. Ayrıca bağış kampanyamızı numaralarımız üzerinden duyurduk. Zaten gelen bağışın önemli bir kısmı avukatlardan, meslektaşlarımızdan gelen yardımlardı. Onun dışında kurumsal destek veren barolarımız var. Yani kurumsal olarak bu kampanyaya katıldılar ve bağışta bulundular. Dediğim gibi bu süreç aslında baroların birbiriyle ilişkisinin, avukatların birbiriyle ilişkisinin ne kadar kuvvetli bir bağın olduğunu gösteren bir süreç oldu.

H.D.: Biraz da baroların genel kurularının ertelenmesine ilişkin görüşlerinizi almak isteriz. Baro genel kurullarının ertelenmesi/ engellenmesi sürecine ilişikin İzmir Barosu’nun öznel deneyimi nasıldı? Hem hukuki süreç hem de eylemsellik acısından değerlendirir misiniz?

Ö.Y.: Hukuki süreç deyince, aslında bakarsanız hukuki bir süreçten söz etmek mümkün değil. Çünkü iş tamamen bir hukuksuzluğa dayanan bir süreç. Bir kanun hükmünü genelgelerle, ilçe seçim kurulu kararlarıyla ortadan kaldırdılar. Bu bir provaydı, baştan beri İzmir Barosu’nun tespiti buydu. Bu bir prova. Çünkü bir kanun hükmünü bu şekilde ne olduğu belli olmayan kararlarla, genelgelerle ortadan kaldırdığınızda yarın öbür gün genel ve yerel seçimler için yurttaş önüne konulacak sandıklarda da siyasi iktidarın aynı yöntemi uygulamaması için hiçbir neden yok. Peki ertelenmesi gerekiyor muydu baroların genel kurullarının? Hayır, asla gerekmiyordu. Çünkü aynı dönemde çok daha fazla üyeye sahip sendikalar genel kurullarını yapabildiler. Partiler genel kurullarını yapabildiler. Kamuoyuna da yansıdı o partinin genel kurullarından görüntüler. Pandemi koşullarının hiçe sayıldığı pek çok durum vardı. Bu tabi bize bir şeyi gösteriyor. Bu kararın asıl amacı pandemi ile mücadele değil, salgın ile mücadele değil, bulaşı engellemek değil, baroların genel kurullarını yaptırmamak amacını bir kez daha gösterdi.

Neden sorusuna verilecek yanıtlar elbette ki çeşitli. Ama seçenekleri var bu işin. Ankara ‘da Türkiye Barolar Birliği’nin başında bir küçük tek adam var. Birincisi ülkedeki tek adam iktidarının barolar birliğine yansıtılmış hali bu iktidarı sürdürebilmek. Çünkü mevcut yönetimlerle girdiğinde, mevcut yönetimlerle Barolar Birliği genel kurulunda oradan bir kez daha Metin FEYZİOĞLU çıkmayacağı konusunda hem kamuoyunda hem siyasi iktidarda bir genel kanı mevcut. Baroların çoklaştırılmasına ilişkin süreç, o süreçte verilen mücadele, o süreçte yaşananlar bunu çokaçıkvenetbirbiçimdeortayakoydu.Bir yandan o ikinci baroları kurup acaba genel kurula yetiştirir miyiz, oy kullanmalarını sağlar mıyız, böylece Metin FEYZİOĞLU’ na bir destek de oradan aktarır mıyız düşüncesi, öbür yandan mevcut baro yönetimlerinin kazanamayacağı bir ortam ya da iklim yaratma düşüncesi. Ve son olarak da eğer barolar aralık ayında genel kurullarını yaparlarsa yine aralık ayında genel kurulu kanun gereğince yapması gereken Barolar Birliği de aynı taleple yaparsa, bazı baroların delegelerinin birbiriyle temas kurması, bir alternatif risk oluşturması daha doğrusu seçime yönelik bir çalışma yapılması konusunda zaman kalmayacağı sonucunu doğuracak ve hedeflerden bir tanesi de bu. İletişim ve irtibatı da kesmek istiyorlar. FEYZİOĞLU’na karşı bir yeni liste oluşumunu engellemek açısından. Ama ben bunların çözüm olacağını, çare olacağını düşünmüyorum. Barolar birliği yönetiminin başka bir anlayışa ihtiyacı var, başka bir anlayış Barolar Birliği’nde olmalı. Avukattan yana, barodan yana, hukuktan ve hukuk devletinden yana, demokrasiden yana, hukuku teferruat olarak görmeyen bir anlayışa ihitiyacı var Türkiye’nin. Çünkü aslında böyle bir literatür Türkiye’nin hukuk devleti olması sürecinin de lokomotifi olacaktır. İnsan hakları ihlallerinin engellenmesinin aracı olacaktır. Bu nedenle de oradaki yönetimin değişmesi şart görünüyor. Ne yapılırsa yapılsın, geciktirebilirler ama değiştiremezler diye düşünüyorum.

Bizim sürecimizde de tüm Türkiye’ de yaşananlar bir ölçüde yaşandı. Bir karar aldı ilçe seçim kurulu ve yapamazsınız dedi. Biz yapacağız bu kararı tanımıyoruz dedik. Ama aynı zamanda idare mahkemesinde iptal davaları açtık ve yürütmenin durdurulmasını istedik. İzmir’ de iki dava açıldı. Birini diğer gruptaki aday arkadaşımız, birini de biz açtık. İki farklı mahkemeye düştü durum. Bir idare mahkemesi yürütmenin durdurulması yönünde bir karar verdi, gerekçeleri oldukça makul, anlaşılır, yerinde gerekçelerdi. Kanun hükümlerinin genelgeler ya da kararlarla değişemeyeceğini; durumun normlar hiyerarsişine aykırı olduğunu, kanundan kaynaklanan bir yükümlülük olduğu gerekçelerine dayanıyordu. Doğru ve yerinde bir karardı. Belirlediğimiz tarihte ve belirlediğimiz şekilde biz genel kurulumuzu yapmak istiyoruz. Buna rağmen ilçe seçim kurulu hukuksuz bir kararla “hayır yapamazsınız, çünkü ilan için yeterli süreniz yok” dedi. Oysaki biz ilânı bir ay öncesinden yapmıştık. Yani ilk başvuruyu yaptığımız zaman zaten ilânı yapmış bulunuyorduk. Bunun üzerine karar veren hâkime suç duyurusunda bulunduk. Süreci yeniden işletin dedikleri için yeni bir tarih oluşturduk. O ayın sonu için bir tarih almıştık. Bu kez bölge idare mahkemesi yürütmenin durdurulması kararını kaldırdı. Dolayısıyla biz yine bu ay sonunda yapacağımız seçimi yapamaycak hâle geldik. İlçe seçim kurulu üyelerinin kaldırılması üzerine bize bir tebliğde bulunarak seçimi yapamayacağımızı bildirdi. Geriye Aralık ayı kalıyor, bir karar daha aldık, Aralık ayının sonunda bu kez yapacağız. Yaptırırlarsa, hukuka uyarlarsa, keyifleri isterse, gönülleri isterse yaptıracak gibi görünüyorlar. Çünkü tekrar söylüyorum, iptal kararlarının pandemi ya da başka bir şeyle hiçbir ilgisi yok. İptal kararları tamamen keyfi alınmış kararlardır. O süreçlerde Türkiye’nin yaşadıklarını bilenler bunun salgınla bir ilgisinin olmadığını fark edeceklerdir. Biz tanımıyoruz dedikten sonra belirlediğimiz günde genel kurulu yapacağımız alana gittik. Ama bu kez oraya girmemizi de engellemek için genel kurulu yapacağımız salonun önünü polis barikatlarıyla çevirmişlerdi. Yani fiilen de bizim genel kurulu yapmamızı engellediler. Biz açık havada genel kurulumuzu gerçekleştirdik, konuşmalarımızı yaptık, durumu ortaya koyduk. Ama böyle bir ortamda seçim yapılamayacağı için ilçe seçim kurulu gelmediği için seçim sürecini işletmek mümkün olmadı. Bir an önce bitsin bu işler de biz seçimimizi yapalım, demokrasiyi çalıştıralım, demokrasiyi işletelim istiyoruz. Bunun olması için de çalışmaya devam ediyoruz.

H.D.: Çoklu baro sisteminin, iktidar tarafından özellikle tahakküm altına alınamayan avukatlık mesleğine bir müdahalesi olduğu malumunuz. Bu sistemin yasalaşmasını engellemek için mücadele veren öncü barolardan birisiniz. Bu sürece ve sonrasına ilişkin degerlendirmeleriniz nelerdir?

Ö.Y.: Bu süreçte yaşanan bütün tehlikeleri işaret ettik. Yandaş baro yaratmak çabasının olduğunu, avukatların bağımsızlığını ortadan kaldırmak istediklerini, Barolar Birliği’ndeki mevcut yapının, mevcut durumun sürdürülmesi için bu çabanın gösterildiğini söyledik. Bunun toplumun bir ihtiyacından kaynaklanmadığını, baroların, avukatların ihtiyacından kaynaklanmadığını, siyasi iktidarın ihtiyacından kaynaklandığını açıkça söyledik. Yaşanan süreç bizim söylediklerimizin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha gösterdi. İkinci baroların kurulmaya çalışılması, kanun geçmiş olsa da pratik hayatta neredeyse tıkanıp, uygulanamaz hale geldi. 48 bin üyesi olan İstanbul barosunda ikinci baroyu kurabilmek hala tartışmalı bir noktada. Çünkü isimlerin, kimliklerin kontrolleri yapılmış değil. Ankara’da net bir sonuç yok. Izmir imkânsız görünüyor. Antalya 5 bini aşan son baro. Antalya’da da böyle bir girişim ya da sonuç söz konusu değil. Yani hayat, siyasi iktidarın parmak hesabıyla geçirdiği kanunun karşısında duruyor. Ben avukat arkadaşlarımın bu konuda dirayetli davranacaklarından son derece eminim. En azından İzmir’de ikinci baronun olmayacağına eminim. Ne yapıyorlar şimdi Barolar Birliği’ nin kaynaklarını kullanıp, sanal ortamdan imzayı toplamak istediler ama yetmedi, olmadı. O sanal ortam yetmeyince bu kez kamu avukatlarına önerdiler ve kamu avukatlarını dahil etmek suretiyle sayıyı tamamlamaya çalışıyorlar. Bu da yetmeyecek. Çünkü kamu avukatları da haklarına, bağımsızlıkalarına sahip çıkacaklar diye düşünüyorum. Ama insanlarımızı ekmekleriyle tehdit ediyorlar, meslektaşlarımızı işleriyle tehdit ediyorlar. Bu yapılan bile aslında ortaya konulmak istenen çoklu baro projesinin ne kadar yanlış ve yanlı olduğunun bir göstergesi. O zaman da söyledik bu bir FETÖ projesi olarak ortaya çıkmıştı şimdi de söylüyoruz; FETÖ projesini allayıp pullayarak, bir başka ambalaj içerisinde önümüze getirdiler. Burdan varmak istedikleri şey şu: Baroları hedef tahtasına koyma gerekçeleri, baroların susturulamıyor olmasıydı. Baroların gerçekleri söylemek konusundaki inançlılığı ve kararlılığıydı. Baroların kral çıplak demeyi becerebilmesiydi. Şimdi kendilerine bağlı, bağımlı barolar, siyasi iktidara bağımlı barolar oluşturmak suretiyle hukuk alanında da yandaş sesler çıkmasını, yandaş görüşler oluşmasını sağlamaya çalışıyorlar ama bunun çok tehlikeli süreç olduğunun bir kez daha altını çizmek gerekiyor. Çünkü hukuk yandaşlık kabul etmeyecek ender alanlardan biridir. Senin hukukun benim hukukum olmaz. Tek doğrusu vardır. Evrensel kuralları, evrensel gerçekleri vardır. Ve hukuk bunun üzerinden çalışır. Ama yaptıkları şey hukuku ve avukatlığı taraflı hale getirmek. Bu büyük bir çözülüşün aracı olabilir. Yargıda yozlaşmanın, kokuşmanın, çürümenin aracı olabilir. Ve bizim açımızdan kabulü asla mümkün değildir. Söylediğimizin doğruluğunu gösteren, yani yandaş baro oluşturma faaliyetini gösteren çok net veriler var. Üstelik onu da biz söylemiyoruz, kendileri söylediler. Ankara’da ikinci baroyu kurmak için giden meslektaşlarımız, ikinci baro kurucusu olarak hareket eden avukatlar hemen arkasından bir siyasi parti liderini ziyarete gittiler ve sosyal medya hesaplarında paylaşımlarda bulundular. Gelişmeleri aktardık, bilgi verdik ve talimatlarını aldık. Şimdi emir ve talimatla kurulmuş bir baronun, emir ve talimatla çalışacağı konusunda bir tereddüt yoktur. Barolar emirlerle hareket etmez, barolar bağımsız olmak zorundadır. Çünkü çoğu kez baroların mücadele alanı iktidarlardan kaynaklanan hak ihlallerinde yurttaşın yanında yer almaktır. Bu, baro olmanın gereğidir. Bunu ortadan kaldırdığınızda baro olmanın vasfını ortadan kaldırmışsınız demektir. Avukatlık vasfını ortadan kaldırmışsınız, işin doğasına ihanet etmişsiniz demektir. O yüzden çok net söylüyorum yandaş baro kurma hedefleri vardı. Bu hedefi kendi paylaşımları çok net ortaya koyuyor ve bizim işaret ettiğimiz tehlikenin ne kadar yakın ve ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor.

H.D.: Son iki yılda gerek eylemsellik gerek mesleki duruş olarak, gerekse hukuki müdahale ve başvurular olarak barolar içinde İzmir Barosu’nun öncü bir duruşu oldu. Bu duruş diğer barolar açısından da itici bir güç oldu. Hatta diyebiliriz ki, bazı âtıl ve eylemsellikten uzak büyük baroları dahi eylemsellige bir nevi mecbur bıraktı. Tüm bunlara ilişkin degerlendirmeleriniz nelerdir?

Ö.Y.: Biz kendimize bakıyoruz. Yani bir hedef koyduk, kendimize yurttaşımızın yanında, avukatlarımızın yanında; onları asla yalnız bırakmadan, her hak ihlaline, her mağduriyete müdahale etmeye çalışacağız ve bunları ortadan kaldırmak için hareket edeceğiz diyerek yola çıktık. Mağdurun, ötekileştirilenin yanındayız diyerek yola çıktık ve iki yıllık pratiğimiz aslında bunun yansıması.

Bir başka çıkış noktamız Cumhuriyet değerleri ve demokrasiye sahip çıkmak. İki yıllık pratiğimiz yine bunun bir göstergesi. Biz doğru bildiklerimizi yapmayı sürdürüyoruz. Bu eğer daha önce âtıl olan barolarda bir hareketlenme yarattıysa bu bizim için ancak gurur vesilesi sayılır. Çünkü hukuk evrensel değerlere sahiptir. Burada evrensel değerler üzerinden hareket ediyoruz. Mesela şunu asla yapmıyoruz. Mağdur tarif ederken ayrımcılığa asla gitmiyoruz. Mağdurun kimliği, cinsiyeti, kökeni, dini inancı, ya da başka herhangi bir ayırıcı unsur bizim için herhangi bir ölçüt teşkil etmiyor. Biz mağduriyetin olup olmadığına ve mağduriyetin kimden geldiğine bakıyoruz. Çünkü insan hakları ihlali dediğimizde devletin bir taraf olması kaçınılmaz. Böyle olduğu durumlarda da biz mağdurun yanında yer almak konusunda o insan hakları ihlalini ortadan kaldırmak durumunda gereken her türlü çabayı gösteriyoruz. Tabi bunu yaparken bir meslek örgütü olduğumuzu, meslektaşlarımız için çalıştığımızı da asla unutmuyoruz.

Gelir gelmez yönetim kurulu ile teması sağlayacak bir 7/24 hat kurduk. Avukat arkadaşlarımız herhangi bir ihlâlle karşılaştıklarında mesleki faaliyetleri sebebiyle, doğrudan yönetim kurulu üyesini arayarak bu hattan hizmet alabildiler, anında müdahale edildi, sorun çözülsün diye ne gerekiyorsa o yapıldı. Şu ana kadar yaklaşık 4000 bin civarında başvuru aldık. Avukat arkadaşlar doğrudan yönetim kurulu üyeleri ile bürokrasi, kalem işi olmadan başvuru, talep vs. gerekmeden sorun neyse aktardılar, çözümü için sahada çaba harcadık. Demokrasiye sahip çıktık. İstanbul seçimlerinde seçim sonuçları iptal edildiğinde YSK’ya karşı bayrağı açan ilk baro bizdik. Demokrasi nöbetlerini başlattık. Sonra Türkiye’nin dört bir tarafına yayıldı. Seçim günü İstanbul’da sandıkların başındaydık. Bir ilçe bizden soruldu, İzmir Barosu korudu seçim sandıklarını. Yurttaşlar arsında da ayrımcılık yapmadık. Özellikle de dezavantajlı gruplar için çalışma alanları oluşturduk. LGBT’li komisyonunu kuran ilk baro olduk. Ne zaman ki ifade özgürlüğü saldırıya uğradı, burada valilik yasaklamalar koydu, kendi alanlarımız içerisinde özgür kürsüyü oluşturduk ve özgür kürsüyü şiddet içermedikçe herkese açtık. Hangi görüşü dile getiriyorsa getirsin bu kürsüyü kullanma hakkına sahiptir dedik ve 7/24 saat çalışan bir özgür kürsü ile bugüne kadar toplumun birçok kesimi kendi açıklamaları için özgür kürsüyü kullandı. Onur Haftası yürüyüşü etkinliklerini valilik yasakladı. Biz, salonlarımız sizlere açık, buyrun dedik. Bu çalışmaları burada yapabilirsiniz dedik. İşte bunların hepsi aslında anlayışımızın temelini insan haklarından, demokrasiden, hukuk devletinden almasından kaynaklanan şeylerdi.

Cumhuriyet değerleri ile ilgili de mücadelemizi aktif olarak sahada sürdürdük. Valilik bize ilk geldiğimiz zaman Cumhuriyet Bayramı’na katılmak için 15 kişilik bir liste istedi. Vermedik. Oraya gönderdiğimiz cevap şuydu: İzmir Barosu Cumhuriyet Bayramı törenlerinin kutlanmasına önem verir ve bütün meslektaşlarımızla alanda olmak istiyoruz. Bütün meslektaşlarımızı alanda olmaya çağırıyoruz. 500’ün üzerinde avukatla ve sırtımızda cübbelerimizle alana girdik. Yurttaş için bir umuttu bu. Çünkü bayram kutlamasını yani sokağa çıkmanın, sokakta yürümenin risk olarak algılandığı bir toplum ve ülke yaratılmışken İzmir Barosu’ nun bu çıkışı yurttaşlarda da bir umut yarattı. Yargı bağımsızlığı için de mücadele ettik. Adli yıl açılış törenleri için Yargıtay külliyede açılışı yapacağız diye davet gönderdiğinde buna karşı yüksek sesle karşı çıkan, bunun yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdığını ve yargının asla idarenin mekanlarında adli yıl açılışı yapamayacağını, tam tersine yargı reformu diye ortaya konulan şeylerin idareyle yargı arasında bağ kesilmediği sürece gerçek bir karşılığının olamayacağını her fırsatta dile getirdik. Buna benzer bir sürü şey saymak mümkün.

Ama bu söylediklerimizin hepsinde neredeyse Türkiye’de ilk sözü söyleyen, karşı duruşunu çok net bir şekilde ifade eden, derdini meramını yurttaşa aktaran bir baro olduk ve şimdi ben gururla söyleyebiliyorum ki, iki yılın sonunda Türkiye’ nin her bir tarafında yurttaşlar ve avukatlar herhangi bir toplumsal olay sonrasında dönüp önce bize bakıyorlar: “İzmir Barosu ne yaptı, İzmir Barosu bir şey yapıyor mu?” Bu işte o mücadele geleneğinden, tarihimizden kaynaklanan bir şey. Çünkü İzmir Barosu’ nun tarihi de mücadelelerle doludur. 112 yıllık bir barodan, 112 yıllık bir tarihten söz ediyoruz. Sıkıyönetim dönemlerinde Yassıada’ya avukat gönderelim göndermeyelim tartışmalarında savunma haktır vazgeçilemez diyerek orada yer alan İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. 12 Eylül yargılamalarında yurttaşların yanında yer alan, işkenceye karşı çıkan, bunu belgeleyen İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. İşkenceyi önleme grubunu 2000’li yıllarda kurup, bunu belgelendiren ve işkence faillerinin yargı karşısına çıkmasını sağlayan İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. LGBTli komisyonunu ilk kez kuran barodan söz ediyoruz. Çetelere karşı mücadele komisyonunu kurup, burada hazırladığı raporlarla sunup davasını değerlendiren, oraya müdahil olan barodan söz ediyoruz.

Böyle bir mücadele geleneği Gezi’de halkının yanında duran bir baronun mücadele geleneği hafife alınacak bir mücadele geleneği değildir. O yüzden başkan ve yönetim kurulu üyeleri olarak bizim, hepimizin omuzlarında büyük bir sorumluluk var. Çünkü çok yüksek bir yerden aldığınız bir emanet var. Bu emaneti daha aşağı indiremezsiniz. Gideceğiniz yer hep daha yukarısı olmak zorunda, daha iyisini yapmak zorundasınız. Biz de bunu yapmak için çaba harcıyoruz, bunun için mücadele ediyoruz. Bunun bir karşılığı varsa da gerçekten yurttaşlarda da böyle algılanıyorsa, İzmir Barosu ne güzel şeyler yapıyor diyorsa, avukatlar İzmir Barosu ne kadar değerli işler yapıyor diyorsa bu bizi ancak mutlu eder. Çünkü bir yarışın içerisinde değiliz, bir değeri korumanın ya da değerlere sahip çıkmanın peşindeyiz.

H.D.: Özkan Bey, böyle bir zamanda bize zaman ayırıp sorularımızı ayrıntılı olarak cevapladığınız için çok teşekkür ederiz. Umarız İzmirlilerin yaraları en kısa sürede sarılır.

print