‘Fakültede Aldığımız Teorik Bilgileri…’

Okumanın da yazmanın da entelektüel sorumluluğun da üniversite çalışanı olmakla bir ilgisi olmadığını unutmak, kendini mesleğiyle tanımlamak kadar tehlikelidir. Hafızada açılan böyle bir boşluk, akademide “profesyonelleşme”yi olduğu kadar akademi dışında anti entelektüalizmi besler; üniversitenin inşa edici kurumsallığını orada öğretim verenlerin konum ve durumuna indirger, hatta öğrencinin kendisini (çoğu zaman da hoşnutsuz bir) “hizmet alan” seviyesinde tutar. Öte yandan bundan kaçınmanın zor olduğu da muhakkak. Kendine bakarak, kendini anlatarak, kendi sözünün şehvetine kapılarak yaşanan bir çağ, akademik zümreye de böyle bir rol biçmiş gibi görünüyor.

Daha geniş bir değerlendirmenin taslağı olan bu yazı esasen “akademizmi” değil, hukuk fakültelerinin hukuk pratiği ile kopuk olduğuna ilişkin eleştiriyi konu ediniyor. Fakat bu kopukluğun sadece akademik bir mesele olmadığını, hukuk uygulayıcısını da ilgilendirdiğini vurgulamak için sınırlarımızı ve kısıtlarımızı baştan görmekte fayda vardır.

Hukuk Fakültelerinde Verilen Eğitim Teorik midir?

Başlıktaki kalıbı defalarca duymuş olmamız onun üzerinde düşünmemizi engelliyor olabilir. Sözün tamamı çoğu kez kabaca şöyledir: “Stajda, fakültede aldığımız teorik bilgileri gerçek hayatta uygulama fırsatı buldum”. Yahut “avukatlığa başlayınca fakültede aldığımız teorik bilgilerin bana yetmediğini fark ettim”. Elbette aynı tıp gibi problem çözmeye dayalı bir disiplin (bir sanat? bir teknik?) olan hukuk, bir pratik alanıdır ve eğitimi de öğrenciyi bu alana hazırlar. Fakat hukuk eğitiminin tıbba göre büyük bir dezavantajı vardır. Tıp fakültelerine anatomi ve biyofizik, biyokimya, tıbbi biyoloji gibi temel bilim alanları en azından ilk senelerde öğretilirken1 hukukta, eğitim için ihtiyaç duyulan temel bilim alanlarını öğretmek bahis konusu olmadığı gibi (matematik, mantık gibi elzem dersler şöyle dursun çok az fakültede salt sosyoloji, salt tarih ya da antropoloji dersleri mevcuttur; enformasyon çağının zorlamasıyla computation temelli derslerin tasarlandığını ise yeni yeni duyuyoruz) öğretimin metodu bakımından da büyük bir kargaşa hâkimdir. Çoğu kez bir sosyal bilim sayılan hukuk aslında sosyal bilim metotlarını kullanamaz zira her şeyden evvel normatif bir disiplindir. Buna mukabil, onu bir formel bilim sayıp öğrencilerin bu bağlamda en çok ihtiyaç duyduğu akıl yürütme metotlarını öğretmek de tercih edilmemektedir. Velhasıl, kabul etmek gerekir ki fakültelerde elimizdeki imkânlar hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, hukuk metodolojisi, genel kamu hukuku, hak kuramı gibi “prestij”(!) dersleri ile sınırlıdır. Gelgelelim, eğitimin çok teorik olduğuna ilişkin tartışma zaten sistemin kıyısında yer alan bu derslere ilişkin değildir. Teorik olduğu iddia edilen, ağırlıklı olarak pozitif hukuk derslerinin öğretildiği gövde müfredattır. Bu müfredat hukukun doğası gereği normları, dizgeleri, ilkeleri öğretmeyi ve bu bilgiler esas alınarak yaşam dünyasından alınan problemleri çözmeyi içerir. Yargıç Holmes’ün de belirttiği üzere bu bir mantık faaliyetidir2 ve geç Ortaçağdan beri çok az değişmiştir.3 Değiş(e)mez çünkü akıl yürütmenin temel kurallarıyla koşutludur.

***

Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 35. sayısında okuyabilirsiniz.

print