Mercek: Yetmez Ama Evet(çiler): Bizimki Bir Kan Davası Mı?

12 Eylül 2010 Referandumu bir döneme ilişkin konulan son nokta idi. Referandum ve ardından gelen Haziran 2011 seçimleri ile birlikte AKP iktidarı tarafından devletin hemen hemen bütün kurumları ele geçirilmiş ve yeni rejimin inşası için yol alınmaya başlanmıştı.1

2010 Referandumu ile esas olarak yapılmak istenen (ve sonrasında da hayata geçirilen), başta Anayasa Mahkemesi ve HSYK olmak üzere yüksek yargının kendilerine yakın bir kompozisyonda yeniden yapılandırılması idi. Geri kalan değişiklik önerilerinin bu temel amacı maskelemekten başka bir işlevi bulunmuyordu.

Polis ve yargı içerisindeki etkinliği ile süreci yönlendiren “Fethullah Gülen Cemaati/ FETÖ” referandum sonrasında buralardaki gücünü ve etkinliğini daha da artırmıştı. AKP de bu örgütlenmeyi arkasına alarak, bir yandan kendi iktidarını sağlamlaştırmış, toplumu şekillendirme çabasını sürdürmüş, diğer yandan da muhaliflerini tasfiye etmişti. Nihayetinde AKP ile Cemaat el ele Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesini tamamlamışlardı.

Yaşanan süreç iktidar bileşenleri tarafından “vesayet rejiminin sona erdirilmesi” olarak tanımlandı. Liberal ve dinci yazarların en önemli ideolojik silahlarından biri “vesayet rejimi” kodlaması oldu. Asker vesayetine son verilmesi ve ileri demokrasinin kurulması için mücadele ediliyordu!

“Yetmez ama evet” de, 2010 referandum sürecinde bir kampanya sloganı olarak ortaya çıkan sonrasında ise bunu çokça aşarak “kendilerince” bir lobicilik faaliyetine girişen grubu (grupları) anlatmakta idi. Onlar bitmeyen “demokrasi” mücadelelerini veriyorlardı!

Oysa aradan geçen zamanda yaşanan birçok “demokrasi karşıtı” gelişme bir yana, son 16 Nisan 2017 Referandumu sonuçları da doğrudan 2010 Anayasa değişiklikleri ile bağlantılıdır. Bunun yanında, 2010’da baştan sona yeniden yapılandırılan yüksek yargı, 2017 Referandumu’nun sonuçlarında da doğrudan belirleyici olmuştur. Kerameti kendinden menkul solcular olan “yetmez ama evet”çi liberaller de o dönem ve sonrasında AKP iktidarına verdikleri destek ile bugünlerin esas sorumlularındandırlar.

Peki, tamam sorumlular. Ama bu geçmişte kalmadı mı? Artık yeni bir dönemdeyiz ve helalleşmek gerekmiyor mu?2

Tabii ki kan davasına dönüşmemesi gerek. Buna kim itiraz edebilir? Zaten kimsenin 2010’un üzerinde tepindiği de söylenemez. Bunun yanında, sanırım kimse “yetmez ama evet(çiliğin)” 2010 yılında kalan bir kampanya sloganından ibaret olduğunu da söyleyemez. Tamam, örgütlerden, kitlelerden çok lobicilik faaliyetlerine dayanan bu toplamın kendilerini ifade eden toplumsal bir karşılığı bulunmamaktadır. Ama zaten bunu aramazlar da. Esas olarak da kendileri bir güç odağı olma, çeşitli alanlarda güç odakları yaratma çabası içerisindedirler.

Bu toplamın Türkiye’ye dair bütünlüklü bir projeden çok döneme göre değişen projeleri bulunmaktadır. Tabii bu temel noktaları olmadığı anlamına gelmemektedir. “İnsan hakları merkezli” liberal bir “solculuk” üzerinden politika üretmekte, “muhalefet” yapmaktadırlar.3

Bir süredir sessizlik içerisinde olan bu toplam, doğal olarak 2017 Referandumu’nda, anayasa tartışmalarına konjonktür kendileri açısından hiç uygun olmadığından “yetmez ama evet” diyemediler. Yine, doğal olarak artık AKP destekçisi de değiller. Bunun yanında, hep söylediğimiz gibi 2. Cumhuriyet yalnızca AKP’nin rejimi değildir. Hiçbir zaman da öyle olmamıştır. Bir süredir yeni bir “yetmez ama evet(çi)” dalga olasılığına ilişkin işaretlerin artmış olması da bununla ilgilidir. Özellikle “adalet yürüyüşü” ile birlikte bu toplamın sesleri tekrardan yükselmeye başladı. Bu dalgaya soldan (ve bu sefer daha geniş bir yelpazeden) yenilerinin katılacağını da söyleyebiliriz. Herkesin kendine göre bir “gerekçesi” bulunmaktadır. Artık 2. Cumhuriyet çok daha geniş bir toplam için kalıcı bir rejimdir.4

Peki, bu dönemin gerekçeleri neler olabilir?

Türkiye gibi gündemin oldukça hızlı değiştiği bir ülkede birebir öngörülerde bulunmanın zorlukları olduğu açık. Bunun yanında “temel” konular bazen geri plana düşse de hiçbir zaman gündemden düşmemekteler.

Bunlardan biri (ve en önemlisi) merkeziyet/ ademi merkeziyet tartışmasıdır. Bu tartışmada ademi merkeziyetçilik sola hap halinde sürekli doğru seçenek olarak sunulmaktadır. Deniyor ki; yerelleşme halkın yönetime katılımını sağlayacak bir modeldir, erk paylaşıldıkça kucaklayıcı, etkin ve demokratik olur.

Tabii bu tartışmanın Kürt sorununun çözümü için yürütülen tartışmalar ile birlikte düşünülmesi gerekmektedir. Hem o zaman daha “güçlü” ve “dokunulmaz” argümanlar kullanılmakta: Halkın yönetimde söz sahibi olması, bunun toplumun tüm alanlarına yayılması. Evet, aynen böyle ifade ediliyor. Yazılanların çizilenlerin sosyalist bir iktidarda halkın yönetime katılmasına dair bir tartışma olduğunu düşünmeyin. Hemen önümüzdeki günlere dair politika berlirlemeye dair yaklaşımlar bunlar

Ve tabii, liberaller bu sefer CHP’liler, daha doğrusu CHP – HDP zemininde birlikçiler olarak karşımıza çıkmaktalar.[/foot]artigercek.com sitesinde çok fazla örnek bulabilirsiniz. Ben Erol Katırcıoğlu’ndan bir örnek ile yetineceğim. Yeni bir siyaset geliyor başlıklı yazısında Katırcıoğlu şunları söylemiş: “Bu yeni siyasetin kodlarının neler olması gerektiği konusunda CHP’nin tutumunun ne olacağını bilmiyoruz. Bu yürüyüşü bir türlü vazgeçemedikleri “devletçi” ve “merkezci” bir kafayla mı okuyacaklar, yoksa ülkedeki bütün mağdurların taleplerinin kendi talepleri olması gerektiği üzerinden bir tür “mağdurların siyaseti” olarak mı okuyacaklar? Bu soruların cevaplarını henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var. O da bu toplumun “seküler” kesiminin siyasete adımını atmakta olduğu. Bu adım sanırım bütün önceden öngörülmüş ezberleri bozacaktır.” https://www.artigercek.com/yeni-bir-siyaset-geliyor (Erişim tarihi: 06.07.2017)[/foot]

İşte helalleşmeye tam olarak bu noktada (karşılıklı olarak) ihtiyaç duyulmaktadır. Peki, şimdi AKP’nin karşısında gözüküyorlar diye, bu toplamın solun içinde dolaşmasına, sol adına konuşmasına izin verilebilir mi? Siyasette, birazcık süreklilik aramayalım mı? Gerçekten kimsenin hafızası yok mu? Ne güzel!

Farkındayım, şimdiye kadar içinde solun olmadığı bir tablo anlattım.

Sol ise bir çıkış arıyor.

Var olan güç birliklerinin yanına yenileri ekleniyor. Sürekli olarak ittifak yapacak yeni güçler aranıyor. Peş peşe imza metinleri yayınlanıyor. Her çaba kuşkusuz önemli. Sol ortaklaşmanın da, birlikte mücadele etmenin de yollarını aramalı ve bulmalı. Çünkü ülkeye, bu gidişata ancak güçlü bir sol müdahale edebilir.

Ancak yaşadıklarımız, yaşananlar solun bu ülkenin geleceğine dair (de) ortaklaşması, bunun mücadelesini bugünden örmeye başlaması gerektiğini gösteriyor. AKP karşıtı politikalar mutlaka bütünlüklü bir politik hattın içerisine yerleştirilmeli.

İhtiyacımız, aklını da bağımsızlaştırabilmiş bir sol. İhtiyacımız, solun bağımsız örgütlenebilmesi.

print
Notes:
1. Diğer yandan, bu iki tarih, iktidar cephesinde yaşanan anlaşmazlıkların su yüzüne çıkmasının da başlangıcı oldu. Ancak bu yazıda dönemin AKP iktidarı ile tüm bileşenler (parti/hükümet, cemaat, liberaller…) kastedilmektedir.
2. CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın konuya dair yaklaşımı oldukça dikkat çekici: “Yetmez ama evetçilerle helalleşmek lazım: AKP’nin bu kadar güçlenmesinde, baskıcı olmasında bu liberal aydınların çok büyük payı olduğunu düşünüyorum. Gelinen noktayla ilgili onların da günahları çok. Kendisi gibi düşünmeyen, hatta yaşam tarzı uyuşmayan insanlar tarafından desteklenmesi, AKP’nin en büyük başarısıydı. Tayyip Erdoğan’la demokrasiyi aynı karede gösterme konusunda çok başarılı oldular. (…) Beraber değiliz ama onlar da CHP’nin çizgisine geldi. Bu kesimlerin CHP’nin izlediği politikaları desteklediklerini düşünüyorum. Ayrıca bu konuda bir parantez açmak istiyorum: Artık bu kesimlerle de helalleşmek lazım. Kan davası yapmamak lazım. (…) 16 Nisan öncesinde görüldü ki, onlar da demokrasiyi savunuyor. O halde artık bu insanlarla helalleşmek lazım.” http://www.gazeteduvar. com.tr/yazarlar/2017/06/09/veli-agbaba-yetmez-ama-evetcilerle-helallesmek-lazim/ (Erişim tarihi: 06.07.2017)
3. Bu siyaset tarzının yazıda bahsi geçen, bitmeyen “demokrasi” mücadelesi ile de doğrudan bağı bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalist bir ülke olduğunu herkes kabul eder. Ancak, sermaye sınıfının egemenliği reddedilmese de, en iyi ihtimalle hep ihmal edilir. Bir toplumsal sınıfın egemenliğinden söz edilmediğinde de (ya da arka plana atıldığında) çeşitli siyasal aktörler arasındaki sürtüşmeler büyük bir heyecanla karşılanır.
4. Bir de ulusalcı kanatta Vatan Partisi’nde cisimleşen ancak onu aşan bir “yetmez ama evet”çi toplam bulunmaktadır. Ancak bu yazının konusu değiller.