2019’un sonuna gelirken, yeniden

Çabuk unutuyoruz.

Şöyle dönüp sadece siyasi, hukuki ve toplumsal bağlamda 2010 yılından beri yaşadıklarımızı bir beş dakika düşünsek bu toprakların nasıl bir alt üst oluştan geçtiğini görebiliriz. Ya da bunun için, o kadar geriye gitmeyip Hukuk Defterleri’nin yayınlanmaya başladığı Mayıs 2016 tarihinden itibaren yaşadığımız sürece bakmak yeterli olacaktır: Derginin çıkmaya başladığı dönemde esasen 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiyesi başlamıştı ve yeni gelecek olana dair hukukçular olarak neler yapılabileceğini tartışıyorduk. Dergi çıkmaya başladıktan iki ay sonra 15 Temmuz Darbesi yaşandı, ardından 3 yıl süren OHAL süreci başladı. Bu süreçte asıl olarak rejim değişti ve tüm bu değişimlerle beraber elbette tartıştığımız şeyler de evrimleşti.

Yılın son sayısının Mercek yazısında geçtiğimiz yıla -elbette bu yazıya ayrılan sayfa sınırı dahilinde- bakmaya çalışacağım. Daima yaşadıklarımızı aklımızda tutup buralardan hareketle neler yapmamız gerektiğini belirleyebilmek için…

***

2019 yılının başına şöyle bir bakacak olursak, dönüşümün geldiği nokta itibariyle rejim değişikliğinin hukuki meşruiyetinin sağlanmış olduğunu, sonrasında -bir dizi ilerici sol özne haricinde- kimsenin karşı çıkmadan, hatta kabul ederek, muhalefetin “hodri meydan” diyerek girdiği Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerini görüyoruz.

Bu sayfalarda bu değişim- dönüşümü çokça yazdığımız için tekrar tekrar sürecin kendisini açıklamaya çalışmayacağım. Ancak kanımca bu yeni rejim güçlü yürütme-etkisiz yasama, hukuk güvenliğini sağlayamayan-güdümlü yargı olarak ifade edilebilir. Tüm bunlar ise yaşam güvencesi olmayan yurttaşlar yaratmıştır. 2019 yılı bize bu “yeni” rejimin özelliklerinin neler olduğuna ilişkin somut örnekler vermiştir.

Bu anlamda, 2019’da akla ilk gelenlerden biri şüphesiz 31 Mart yerel seçimleri ve sonrası yaşananlar. Önemli büyükşehirlerde AKP oy kaybetmiş, kayyum atanmış şehirlerde tekrar

HDP’li belediye başkan adayları kazanmıştı. Erdoğan’ın ilk açıklaması bu seçimlerin demokratik bir şekilde geçtiği ve demokrasiye saygılı oldukları yönünde idi. Ancak bunun böyle olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Önce YSK tarafından şaibeli olduğu iddiası ile İstanbul seçimleri iptal edildi. Yenilenen seçimlerde ise CHP ve İmamoğlu bu sefer büyük bir farkla kazandı. Sonrasında Eylül ayı itibariyle ise başta Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediyeleri olmak üzere, şu ana kadar HDP’li 13 belediye başkanlığı yerine tekrardan kayyum atandı. Muhalefet hala, seçimlerle gelen başkanların görevden alınıp yerlerine kayyumların atanmasına sessiz kalmaya devam ediyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yaptığı açıklamada kayyumun İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri için söz konusu olmadığını belirtmesinin de bu suskunlukta bir payı muhakkak ki vardır. Ne var ki, buralara kayyum atanmasa da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kimi yetkileri Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle sınırlandırılmaya çalışılıyor. Yani “yeni” rejimin kuvvetler ayrılığını bertaraf eden ve sınıflar dengesini şeklen bile gözetmeyen karakterinin otoriter özelliği ve bu anlamda diğer klasik burjuva demokrasilerinden de farkı açıkça görülüyor. Rejim, kendi istemediği siyasi sonuçlara meşru bir zemine gereksinim duymadan müdahale ediyor.

Geçen yıl “yeni” rejimin yargılamaları da gündemdeki yerlerini korudular. Elbette yargılamalar, 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiye sürecinde olduğu gibi, “yeni” rejimin oluşturulmasında da memleketi dizayn etme, muhalifleri susturma aracı olarak hâlâ önem taşıyor. Ancak yakın dönemde müdafilerin taleplerinin neredeyse hepsi reddedilerek, esas hakkında savunma hakkı verilmeden, hızlıca karara bağlanan, şeklen dahi usulüne uydurulma ihtiyacı görülmeyen birçok dava örneğiyle karşı karşıyayız. Yine bu dönemde eski yargılamaların (Ergenekon, Balyoz, OdaTv, KCK vb.) aksine delil yaratılmaya dahi ihtiyaç duyulmuyor, cezalar meşru hatta hukuki bir gerekçeye dayandırılma ihtiyacı dahi hissedilmeden, ceza hukukunun temel ilkeleri göz ardı edilerek veriliyor. Özellikle ÇHD’li avukatların davası buna örnek gösterilebilir. Dolayısıyla, “yeni” rejim savunmanın yani avukatların yargılamalar sürecinde önemsizleştirildiği ve etkisizleştirildiği hatta bu anlamda itibarının da neredeyse yok edilmek istendiği bir süreci getiriyor. Hâkim ve savcıların ise uzun süredir bağımsızlıklarının ve güvencelerinin kalmadığı ise bir gerçek.

Hukuka ve mesleğe ilişkin bu seneye bakarken, yılın ikinci yarısı itibariyle açıklanmaya başlanan Yargı reformu ve paketleri ile bunlara ilişkin tartışmaları da eklemek gerekiyor. Ancak bu derginin sayfalarında çokça yazıldığı ve daha yazılacak olması sebebiyle Derginin 21. sayısındaki yazıları önermeyi tercih ediyorum. TBB Başkanı Metin Feyzioğlu ile baroların olağanüstü genel kurul çağrısının Birlik tarafından kabul edilmemesine ilişkin yürüyen önemli tartışmaları da buraya ekleyelim.

Gelelim bu rejimin her birimize, ülkenin yurttaşlarına getirdiklerine. 15 Temmuz’a kadar olan süreç laiklik/muhafazakarlık ayrımının derinleşmesini yaratırken; 15 Temmuz sonrası politikalar milletçilik üzerinden bu ayrımı derinleştirmeye zorluyor. Her ne kadar rejim, bu ayrışmaları derinleştirmekten beslense de asıl gerçek ayrım, tüm çıplaklığı ile son zamanlarda kendini gösteriyor; kriz, yoksulluk, işsizlik, güvensizlik ve intiharlar…

Ağustos ayı resmi istatistiklere göre işsizlik oranı yüzde 14. Yani en az 4 milyon kişi işsiz durumda. Birçok üniversite açan ancak iş imkanları yaratmayan iktidar, işçi ücretlerinin düşürülmesi için işsizler ordusunun yaratılmasına göz yumuyor. Yine birçok işçinin asgari ücretle çalıştığı ve gelen zamlar da düşünüldüğünde bu ücretin bırakın bir ailenin, bir kişinin bile insani koşullarda yaşamasını sağlayamadığı açık. Bununla birlikte, yıllar içinde tahrip edilmiş olsa da 1923 Cumhuriyeti’nin sosyal devlet anlayışı, yeni rejimin daha fazla piyasacılık öngören anlayışıyla da uyumlu değil. AKP iktidarı boyunca “sosyal” yardımların, iktidarla ilişkilere ya da seçimlerde verilen oylara göre belirlendiği açık. Yurttaş olarak devletin sunduğu olanaklardan ücretsiz olarak yararlanmak neredeyse imkansız. Örneğin devlet okullarında dahi bağış adı altında para istenmesi normalleşmiş durumda. Hukuka ya da devletin diğer kurumlarına güvenin kalmadığı yapılan anketlerde görülüyor. 2018 yılında yapılan bir anket sonucunda “cumhurbaşkanlığı, TSK ve emniyetin hiçbirine güvenmiyorum” diyenlerin oranı yüzde 30. Adalete ve hukuka güven ise yüzde 20-30’larda. Türkiye’nin “yeni” rejiminde yurttaşlar, kendini ne ekonomik ne de hukuki olarak güvende hissediyor. Bunun en vahim sonucu ise, son zamanlarda neredeyse her gün yenisini öğrendiğimiz intiharlar. Bunlar asla münferit ya da kişilerin psikolojik sorunları olarak geçiştirilemez. Açıktır ki yeni rejim, güvensiz ve güvencesiz yurttaşlar yaratıyor. 2019 yılı açısından bırakın hukukçuları bu ülkede yaşayan tüm emekçiler için en yakıcı sonuç gözlerimizin önünde tüm çıplaklığıyla duruyor. Bu intiharların asla önemsizleştirilmesine ve unutulmasına göz yummamak gerekiyor.

***

Daha birçok başlık olmasına rağmen, Sanırım 2019’a dair bu kadar hatırlatma yeterli.

Yazıyı 2018 yılının Ocak-Şubat sayısının Mercek yazısını bitirdiğim paragraf ile sonlandırmak istiyorum.

“Eğer tüm bu yaşadıklarımız II. Cumhuriyet’in kodlarında varsa ve bu durum -kimi yumuşamaların olabileceği bir tarafa bırakılırsa- aslında bir olağanüstü değil olağan hal ise, tartışılması gereken böyle bir sistemde nasıl bir hukuk mücadelesi verileceğidir. Mesele tam olarak sadece OHAL’in kaldırılması, AKP’nin ya da Erdoğan’ın gitmesi değil; bunları içerecek şekilde bu sistemsel dönüşüm karşısına, bizim nasıl bir adalet, hukuk ve ülke talebiyle çıkacağımızdır.”

2020 yılının, bu taleplerimizi netleştirdiğimiz ve birlikte bunu nasıl başaracağımızı somutladığımız bir mücadele yılı olmasını dilerim. İşsizlikten, yoksulluktan ve memleketin bu hâle gelmesinden muzdarip daha fazla yurttaşımızı kaybetmememiz için…

print

2019’un sonuna gelirken, yeniden

Çabuk unutuyoruz.

Şöyle dönüp sadece siyasi, hukuki ve toplumsal bağlamda 2010 yılından beri yaşadıklarımızı bir beş dakika düşünsek bu toprakların nasıl bir alt üst oluştan geçtiğini görebiliriz. Ya da bunun için, o kadar geriye gitmeyip Hukuk Defterleri’nin yayınlanmaya başladığı Mayıs 2016 tarihinden itibaren yaşadığımız sürece bakmak yeterli olacaktır: Derginin çıkmaya başladığı dönemde esasen 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiyesi başlamıştı ve yeni gelecek olana dair hukukçular olarak neler yapılabileceğini tartışıyorduk. Dergi çıkmaya başladıktan iki ay sonra 15 Temmuz Darbesi yaşandı, ardından 3 yıl süren OHAL süreci başladı. Bu süreçte asıl olarak rejim değişti ve tüm bu değişimlerle beraber elbette tartıştığımız şeyler de evrimleşti.

Yılın son sayısının Mercek yazısında geçtiğimiz yıla -elbette bu yazıya ayrılan sayfa sınırı dahilinde- bakmaya çalışacağım. Daima yaşadıklarımızı aklımızda tutup buralardan hareketle neler yapmamız gerektiğini belirleyebilmek için…

***

2019 yılının başına şöyle bir bakacak olursak, dönüşümün geldiği nokta itibariyle rejim değişikliğinin hukuki meşruiyetinin sağlanmış olduğunu, sonrasında -bir dizi ilerici sol özne haricinde- kimsenin karşı çıkmadan, hatta kabul ederek, muhalefetin “hodri meydan” diyerek girdiği Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerini görüyoruz.

Bu sayfalarda bu değişim- dönüşümü çokça yazdığımız için tekrar tekrar sürecin kendisini açıklamaya çalışmayacağım. Ancak kanımca bu yeni rejim güçlü yürütme-etkisiz yasama, hukuk güvenliğini sağlayamayan-güdümlü yargı olarak ifade edilebilir. Tüm bunlar ise yaşam güvencesi olmayan yurttaşlar yaratmıştır. 2019 yılı bize bu “yeni” rejimin özelliklerinin neler olduğuna ilişkin somut örnekler vermiştir.

Bu anlamda, 2019’da akla ilk gelenlerden biri şüphesiz 31 Mart yerel seçimleri ve sonrası yaşananlar. Önemli büyükşehirlerde AKP oy kaybetmiş, kayyum atanmış şehirlerde tekrar

HDP’li belediye başkan adayları kazanmıştı. Erdoğan’ın ilk açıklaması bu seçimlerin demokratik bir şekilde geçtiği ve demokrasiye saygılı oldukları yönünde idi. Ancak bunun böyle olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Önce YSK tarafından şaibeli olduğu iddiası ile İstanbul seçimleri iptal edildi. Yenilenen seçimlerde ise CHP ve İmamoğlu bu sefer büyük bir farkla kazandı. Sonrasında Eylül ayı itibariyle ise başta Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediyeleri olmak üzere, şu ana kadar HDP’li 13 belediye başkanlığı yerine tekrardan kayyum atandı. Muhalefet hala, seçimlerle gelen başkanların görevden alınıp yerlerine kayyumların atanmasına sessiz kalmaya devam ediyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yaptığı açıklamada kayyumun İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri için söz konusu olmadığını belirtmesinin de bu suskunlukta bir payı muhakkak ki vardır. Ne var ki, buralara kayyum atanmasa da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kimi yetkileri Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle sınırlandırılmaya çalışılıyor. Yani “yeni” rejimin kuvvetler ayrılığını bertaraf eden ve sınıflar dengesini şeklen bile gözetmeyen karakterinin otoriter özelliği ve bu anlamda diğer klasik burjuva demokrasilerinden de farkı açıkça görülüyor. Rejim, kendi istemediği siyasi sonuçlara meşru bir zemine gereksinim duymadan müdahale ediyor.

Geçen yıl “yeni” rejimin yargılamaları da gündemdeki yerlerini korudular. Elbette yargılamalar, 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiye sürecinde olduğu gibi, “yeni” rejimin oluşturulmasında da memleketi dizayn etme, muhalifleri susturma aracı olarak hâlâ önem taşıyor. Ancak yakın dönemde müdafilerin taleplerinin neredeyse hepsi reddedilerek, esas hakkında savunma hakkı verilmeden, hızlıca karara bağlanan, şeklen dahi usulüne uydurulma ihtiyacı görülmeyen birçok dava örneğiyle karşı karşıyayız. Yine bu dönemde eski yargılamaların (Ergenekon, Balyoz, OdaTv, KCK vb.) aksine delil yaratılmaya dahi ihtiyaç duyulmuyor, cezalar meşru hatta hukuki bir gerekçeye dayandırılma ihtiyacı dahi hissedilmeden, ceza hukukunun temel ilkeleri göz ardı edilerek veriliyor. Özellikle ÇHD’li avukatların davası buna örnek gösterilebilir. Dolayısıyla, “yeni” rejim savunmanın yani avukatların yargılamalar sürecinde önemsizleştirildiği ve etkisizleştirildiği hatta bu anlamda itibarının da neredeyse yok edilmek istendiği bir süreci getiriyor. Hâkim ve savcıların ise uzun süredir bağımsızlıklarının ve güvencelerinin kalmadığı ise bir gerçek.

Hukuka ve mesleğe ilişkin bu seneye bakarken, yılın ikinci yarısı itibariyle açıklanmaya başlanan Yargı reformu ve paketleri ile bunlara ilişkin tartışmaları da eklemek gerekiyor. Ancak bu derginin sayfalarında çokça yazıldığı ve daha yazılacak olması sebebiyle Derginin 21. sayısındaki yazıları önermeyi tercih ediyorum. TBB Başkanı Metin Feyzioğlu ile baroların olağanüstü genel kurul çağrısının Birlik tarafından kabul edilmemesine ilişkin yürüyen önemli tartışmaları da buraya ekleyelim.

Gelelim bu rejimin her birimize, ülkenin yurttaşlarına getirdiklerine. 15 Temmuz’a kadar olan süreç laiklik/muhafazakarlık ayrımının derinleşmesini yaratırken; 15 Temmuz sonrası politikalar milletçilik üzerinden bu ayrımı derinleştirmeye zorluyor. Her ne kadar rejim, bu ayrışmaları derinleştirmekten beslense de asıl gerçek ayrım, tüm çıplaklığı ile son zamanlarda kendini gösteriyor; kriz, yoksulluk, işsizlik, güvensizlik ve intiharlar…

Ağustos ayı resmi istatistiklere göre işsizlik oranı yüzde 14. Yani en az 4 milyon kişi işsiz durumda. Birçok üniversite açan ancak iş imkanları yaratmayan iktidar, işçi ücretlerinin düşürülmesi için işsizler ordusunun yaratılmasına göz yumuyor. Yine birçok işçinin asgari ücretle çalıştığı ve gelen zamlar da düşünüldüğünde bu ücretin bırakın bir ailenin, bir kişinin bile insani koşullarda yaşamasını sağlayamadığı açık. Bununla birlikte, yıllar içinde tahrip edilmiş olsa da 1923 Cumhuriyeti’nin sosyal devlet anlayışı, yeni rejimin daha fazla piyasacılık öngören anlayışıyla da uyumlu değil. AKP iktidarı boyunca “sosyal” yardımların, iktidarla ilişkilere ya da seçimlerde verilen oylara göre belirlendiği açık. Yurttaş olarak devletin sunduğu olanaklardan ücretsiz olarak yararlanmak neredeyse imkansız. Örneğin devlet okullarında dahi bağış adı altında para istenmesi normalleşmiş durumda. Hukuka ya da devletin diğer kurumlarına güvenin kalmadığı yapılan anketlerde görülüyor. 2018 yılında yapılan bir anket sonucunda “cumhurbaşkanlığı, TSK ve emniyetin hiçbirine güvenmiyorum” diyenlerin oranı yüzde 30. Adalete ve hukuka güven ise yüzde 20-30’larda. Türkiye’nin “yeni” rejiminde yurttaşlar, kendini ne ekonomik ne de hukuki olarak güvende hissediyor. Bunun en vahim sonucu ise, son zamanlarda neredeyse her gün yenisini öğrendiğimiz intiharlar. Bunlar asla münferit ya da kişilerin psikolojik sorunları olarak geçiştirilemez. Açıktır ki yeni rejim, güvensiz ve güvencesiz yurttaşlar yaratıyor. 2019 yılı açısından bırakın hukukçuları bu ülkede yaşayan tüm emekçiler için en yakıcı sonuç gözlerimizin önünde tüm çıplaklığıyla duruyor. Bu intiharların asla önemsizleştirilmesine ve unutulmasına göz yummamak gerekiyor.

***

Daha birçok başlık olmasına rağmen, Sanırım 2019’a dair bu kadar hatırlatma yeterli.

Yazıyı 2018 yılının Ocak-Şubat sayısının Mercek yazısını bitirdiğim paragraf ile sonlandırmak istiyorum.

“Eğer tüm bu yaşadıklarımız II. Cumhuriyet’in kodlarında varsa ve bu durum -kimi yumuşamaların olabileceği bir tarafa bırakılırsa- aslında bir olağanüstü değil olağan hal ise, tartışılması gereken böyle bir sistemde nasıl bir hukuk mücadelesi verileceğidir. Mesele tam olarak sadece OHAL’in kaldırılması, AKP’nin ya da Erdoğan’ın gitmesi değil; bunları içerecek şekilde bu sistemsel dönüşüm karşısına, bizim nasıl bir adalet, hukuk ve ülke talebiyle çıkacağımızdır.”

2020 yılının, bu taleplerimizi netleştirdiğimiz ve birlikte bunu nasıl başaracağımızı somutladığımız bir mücadele yılı olmasını dilerim. İşsizlikten, yoksulluktan ve memleketin bu hâle gelmesinden muzdarip daha fazla yurttaşımızı kaybetmememiz için…

print